Aişe bint Ebû Bekir
عائشة بنت أبو بكر
Müminlerin Annesi
Doğum614 veya 617
Mekke, Arabistan
(bugünkü Suudi Arabistan)
Ölüm12 Temmuz 678
Medine, Emevî Hilâfeti
(bugünkü Suudi Arabistan)
DefinBâki Mezarlığı, Medine
Eş(ler)iMuhammed
(e. 620; ö. 632)
BabasıEbu Bekir
AnnesiÜmmü Ruman
Diniİslam

Aişe bint Ebu Bekir (Arapça: عائشة بنت أبو بكر; 614 veya 617, Mekke - 678, Medine)

Ebû Bekir ile Ümmü Rûmân’ın kızıdır. Peygamber Muhammed'in üçüncü ve en genç karısıdır. Baba tarafından soyu Ebû Kuhâfe üzerinden Kureyş’in Teym koluna, anne tarafından ise Kinâne kabilesine uzanır. Babası Ebû Bekir’in “Sıddîk” lakabıyla bağlantılı olarak “Sıddîka” adıyla da anılmıştır.

Âişe’nin doğum tarihi hakkında tarih kaynaklarında farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. İlk dönem İslam tarihi kaynaklarında yaygın olan görüş, onun Muhammed’in peygamberliğinin başlangıcından itibaren dördüncü veya beşinci yılda doğduğu yönündedir. Bununla birlikte, bu kaynakların yazarları doğum yılı üzerinde kesin bir görüş birliğine varmamıştır. Erken dönem kaynaklarında genel kabul gören bu tarihlendirme, bazı modern çalışmalarda çeşitli gerekçelerle sorgulanmış ve Âişe’nin doğum zamanına ilişkin farklı değerlendirmeler ortaya konulmuştur. Muhammed'in ölümünden sonra, Raşidun Halifeliği döneminde siyasi olarak aktifti ve dönemin önde gelen kadın figürlerinden biri olarak öne çıktı.Aişe, hem Muhammed'in hayatı boyunca hem de ölümünden sonra, erken İslam tarihinde önemli bir role sahip oldu. Sünni gelenekte Aişe, âlim, zeki ve araştırmacı olarak tasvir edilir. Muhammed'in mesajının yayılmasına katkıda bulundu ve Sünnilere göre peygamberin ölümünden sonra 44 yıl boyunca Müslüman toplumuna hizmet etti. Sadece Muhammed'in özel hayatıyla ilgili konularda değil, miras, hac ve eskatoloji gibi konularda da 2.210 hadis rivayet ettiği bilinmektedir. Şiir ve tıp da dâhil olmak üzere çeşitli konulardaki zekâsı ve bilgisi, İbn Şihab Zuhrî ve öğrencisi Urve ibnü'z-Zübeyr gibi erken dönem âlimleri ve aydınları tarafından övgüyle karşılandı. Babası Ebû Bekir (h. 632-634), Muhammed'in yerine geçen ilk halife oldu ve iki yıl sonra yerine Ömer (h. 634-644) geçti. Aişe, üçüncü halife Osman'a (h. 644-656) karşı muhalefette öncü bir rol oynadı, ancak onun suikastından sorumlu olanlara da karşı çıktı. Osman'ın halefi Ali'nin (h. 656-661) halifeliğini tanımadı ve Zübeyr bin Avvâm ile Talha bin Ubeydullah'a katıldı. Cemel Muharebesi'nde yenildi, ardından Medine'de inzivaya çekildi. Daha sonrasında Ali ile uzlaştı ancak Muaviye'nin isyanına (h. 661-680) karşı çıkmadı. Ali'ye karşı gelmesi ve savaşa katılması nedeniyle Şii Müslümanlar, Aişe hakkında genellikle olumsuz bir görüşe sahiptir. Sünni İslam'da Aişe, önde gelen bir İslam âlimi ve birçok sahabenin ve tabiinin hocası olarak görülür.


Nesebi ve Künyesi

Âişe, ilk İslam halifesi Ebû Bekir ile Ümmü Rûmân bint Âmir b. Uveymir’in kızıdır. Baba tarafından Kureyş kabilesinin Teym koluna, anne tarafından ise Kinâne kabilesine mensuptur. Baba tarafından soy zinciri Ebû Bekir, Ebû Kuhâfe, Âmir, Amr, Kâ‘b, Sa‘d, Teym ve Mürre şeklinde sıralanır. Kaynaklarda Âişe’nin soyu ile Muhammed’in soyunun baba tarafından yedinci veya sekizinci, anne tarafından ise on birinci veya on ikinci kuşakta birleştiği belirtilir. Babası Ebû Bekir, Muhammed’in yakın arkadaşlarından ve İslam’ı ilk kabul eden kişilerden biridir. Annesi Ümmü Rûmân da Müslüman olmuş ve ailesi İslam’ın ilk dönemlerinde Müslüman topluluk içerisinde yer almıştır. Âişe’nin, hatırlayabildiği en erken dönemden itibaren anne ve babasının Müslüman olduğunu belirten anlatımı, çocukluğunu geçirdiği aile ortamına ilişkin bilgi verir. Âişe’nin Abdurrahman, Tufeyl, Abdullah ve Muhammed adlarında dört erkek kardeşi; Esmâ ve Ümmü Külsûm adlarında iki kız kardeşi bulunmaktadır. Kardeşleri de İslam’ı kabul etmiş ve erken dönem Müslüman topluluğunda yer almıştır.

Âişe, kaynaklarda çeşitli künye, unvan ve lakaplarla anılır. Babası Ebû Bekir’in “Sıddîk” lakabıyla bağlantılı olarak “Sıddîka” şeklinde adlandırılmıştır. Sünnî kaynaklarda ayrıca “Ümmü’l-mü’minîn” (müminlerin annesi), “Sıddîk’ın kızı”, “Humeyrâ”, “Şükeyrâ”, “Tayyibe”, “Müberre’e” ve “Müveffeka” gibi adlandırmalar kullanılır. Bu kaynaklarda “Sıddîka” doğrulukla, “Tayyibe” temizlik ve iffetle, “Müberre’e” ise beraat etmiş olmakla ilişkilendirilir. Söz konusu unvan ve lakaplar, Âişe’nin kişisel niteliklerini ve dinî konumunu olumlu biçimde tasvir eden anlatımların bir parçasıdır.

Âişe’nin “Ümmü Abdillah” künyesi, kız kardeşi Esmâ’nın oğlu Abdullah b. Zübeyr’e nispet edilir. Bu künyenin verilmesine ilişkin rivayette, Âişe’nin diğer kadınlar gibi bir künyeyle anılmak istediğini Muhammed’e bildirdiği aktarılır. Muhammed’in de yeğeni Abdullah’ı kastederek onun adıyla künyelenmesini önerdiği belirtilir. Böylece Âişe, “Abdullah’ın annesi” anlamındaki “Ümmü Abdillah” künyesiyle anılmıştır. Künyenin kökenini, Âişe’nin dünyaya getirdiği ve küçük yaşta ölen bir çocuğa bağlayan başka rivayetler de bulunmaktadır. Bununla birlikte İbn Hacer, bu rivayetlerin güvenilir olmadığını belirtmiştir.

Âişe’ye verilen unvan ve lakapların kullanımı, Sünnî ve İmâmiyye Şîası müellifleri arasındaki tartışmalara da yansımıştır.Bazı İmâmiyye müellifleri, Sünnî kaynaklarda kullanılan övgü içerikli adlandırmalara karşı çıkmış ve bunların Âişe’ye uygun olmadığını ileri sürmüştür. Bazı Gulât-ı Şîa metinlerde “Ümmü’ş-şurûr” (şerlerin annesi) ve “Ümmü’l-mütesekkiîn” (başıboş yürüyenlerin annesi) gibi aşağılayıcı ifadeler yer alırken, İmâmiyye Şîası metinlerinde “Ümmü’l-mü’minîn” ve “Humeyrâ” adlandırmaları kullanılmıştır. Bu bakımdan söz konusu literatürde tek bir kullanım bulunmamaktadır.

“Ümmü’l-mü’minîn” unvanı etrafındaki tartışma, İbnü’l-Mutahhar el-Hillî ile İbn Teymiyye’nin görüşlerinde görülür. Hillî, Âişe’nin bu unvana layık olmadığını savunmuş ve Sünnîlerin unvanı Muhammed’in diğer eşleri için kullanmayıp Âişe’ye özgü kıldıklarını ileri sürmüştür. İbn Teymiyye ise "Minhâcü’s-sünne" adlı eserinde bu iddiaya karşı çıkarak unvanın Muhammed’in bütün eşlerini kapsadığını belirtmiştir. Görüşünü, Ahzâb suresinin altıncı ayetinde Muhammed’in eşlerinin müminlerin anneleri olarak nitelendirilmesine dayandırmıştır.

“Humeyrâ” lakabına ilişkin değerlendirmeler de İmâmiyye kaynaklarında farklılık gösterir. Küleynî’nin el-Kâfî adlı eserinde Ca‘fer es-Sâdık’a isnat edilen bir rivayette bu adlandırma olumsuz biçimde değerlendirilirken, [[Âmilî]] lakabın Âişe’nin saçının kızıllığıyla ilişkili olabileceğini belirtmiştir. Aynı müellifin eserlerinde farklı adlandırmalara da rastlanmaktadır.


Aişe’nin Muhammed ile evliliği

Muhammed’in, peygamberliğinin onuncu yılında amcası Ebû Tâlib ile eşi Hatice’yi kaybettiği dönem, İslam tarihi kaynaklarında “Hüzün Yılı” olarak anılır. Bu dönemde Osman b. Maz‘ûn’un eşi Havle bint Hakîm’in Muhammed’e yeniden evlenmesini önerdiği aktarılır. Rivayete göre Havle, evlenebileceği kişiler olarak Âişe ile Sevde bint Zem‘a’nın adlarını vermiş; Muhammed’in her ikisiyle de görüşmesini istemesi üzerine ailelerle iletişime geçmiştir. Havle’nin evlilik teklifini önce Âişe’nin annesi Ümmü Rûmân’a ilettiği belirtilir. Ümmü Rûmân’ın teklife olumlu yaklaştığı, ancak konunun Ebû Bekir ile görüşülmesini istediği aktarılır. Ebû Bekir, Muhammed ile kardeş olduklarını söyleyerek böyle bir evliliğin mümkün olup olmadığını sormuştur. Havle’nin bu soruyu Muhammed’e iletmesinin ardından, aralarındaki bağın din kardeşliği olduğu ve evliliğe engel oluşturmadığı cevabını aldığı nakledilir. Başka bir rivayette ise evlilik teklifini Havle’nin aracılığı olmaksızın Muhammed’in doğrudan Ebû Bekir’e yaptığı anlatılır.

Âişe’nin daha önce Cübeyr b. Mut‘im ile evlendirilmesi konusunda aileler arasında verilmiş bir söz bulunuyordu. Aktarılan anlatıya göre Ebû Bekir, önceki anlaşmanın durumunu görüşmek üzere Cübeyr’in babası Mut‘im b. Adî’nin yanına gitmiştir. Mut‘im’in eşi, oğullarının Âişe ile evlenmesi hâlinde İslam’ı kabul etmesinden endişe duyduklarını belirtmiş; Mut‘im de aynı görüşte olduğunu bildirmiştir. Önceki evlilik anlaşmasının sona ermesinin ardından Ebû Bekir, Havle aracılığıyla Muhammed’i evine davet etmiş ve Âişe ile evlenmesini kabul etmiştir.

Muhammed ile Âişe arasındaki evlilik anlaşması, peygamberliğin onuncu yılına tarihlendirilir. Anlatımlarda nikâhın kıyılması ile birlikte yaşamaya başlamaları ayrı aşamalar olarak ele alınır. Âişe’nin Muhammed’in evine yerleşmesi hicret sonrasında Medine’de gerçekleşmiştir. Bir rivayete göre bu tarih, hicretin birinci yılının şevval ayıdır. Âişe’ye atfedilen rivayetlerde hem nikâhın hem de düğünün şevval ayında yapıldığı belirtilir. Kendisinin daha sonra kadınlara bu ayda evlenmelerini tavsiye ettiği de nakledilir. Şevval ayında yapılan evliliklerin uğursuz sayılmasına ilişkin inanış nedeniyle, bu evlilik söz konusu inanışa karşı bir uygulama olarak yorumlanmıştır.

Âişe’nin evlilik yaşı, modern araştırmalarda rivayetlerin güvenilirliği, aktarım süreçleri ve erken İslam tarihinin kronolojisi çerçevesinde tartışılmaktadır. Çalışmaların bir bölümü geleneksel yaş bilgilerini kabul ederken, diğerleri bu bilgilerin tarihî olaylarla uyumunu ve rivayetlerin oluştuğu koşulları sorgulamaktadır. Yaklaşımlar arasındaki farklılıklar, hadislerin değerlendirilmesinde aktarım zincirlerine, metin karşılaştırmalarına ve tarihsel bağlama verilecek ağırlıkla ilişkilidir. Daha ileri bir yaşta evlendiğini savunan değerlendirmelerde, Âişe’nin İslam’ın ilk yıllarına ilişkin hatıraları, ilk Müslümanlar arasında sayılması, Uhud Savaşı’ndaki varlığı ve önceki nişanlılığı hakkındaki anlatımlar karşılaştırılmaktadır. Bu bilgilerin geleneksel yaş hesaplamalarıyla bağdaşmadığı ileri sürülerek farklı bir kronoloji önerilmektedir. Yaş rivayetlerinin oluşumunu inceleyen 2022 tarihli bir doktora araştırmasında, aktarım zincirleri ile metin farklılıkları birlikte değerlendirilmiştir. Araştırmada, evlilik yaşını bildiren rivayetin Âişe’ye kadar güvenilir biçimde izlenemediği ve mevcut biçimlerinin büyük ölçüde ortak bir anlatıdan türediği sonucuna ulaşılmıştır. Bu anlatının, Hişâm b. Urve’nin Irak’a yerleşmesinden sonra, VIII. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış olabileceği ileri sürülmüştür. Rivayetin oluşumu, erken Abbâsî dönemindeki mezhebî tartışmalarda Âişe’nin konumunu savunma çabasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşım, alternatif bir evlilik yaşı belirlemekten çok, geleneksel yaş bilgisinin tarihî bir veri olarak kullanılabilirliğini sorgulamaktadır.

Buna karşılık, modern hadis çalışmalarında geleneksel rivayetleri güvenilir bulan değerlendirmeler de bulunmaktadır. Bu yaklaşımda, nikâh sırasında altı veya yedi, birlikte yaşamaya başlandığında ise dokuz yaşında olduğunu bildiren anlatımların farklı aktarım zincirleriyle nakledildiği vurgulanır. Rivayetlerin yalnızca Hişâm b. Urve üzerinden değerlendirilmesine itiraz edilerek diğer aktarım yollarının da dikkate alınması gerektiği savunulur. Âişe’nin daha ileri bir yaşta evlendiği görüşü, bazı modern İmâmiyye yazarlarında da görülür. Âmilî, evlilik sırasında on yedi veya on sekiz yaşında, yahut daha büyük olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşünü, Âişe’nin Cübeyr b. Mut‘im ile yalnızca nişanlanmadığı, onunla evlenerek çocuk sahibi olduğu iddiasıyla ilişkilendirmiştir. Âişe’nin Muhammed’den önce evlenmediğini ve çocuk sahibi olmadığını bildiren rivayetleri dil, senet ve metin bakımından eleştirmiş; bunların Âişe’yi yüceltmek amacıyla oluşturulduğunu savunmuştur. Bu yorumda “Ümmü Abdillah” künyesi de bir dayanak olarak kullanılmıştır. Sünnî kaynaklarda künyenin Âişe’nin yeğeni Abdullah b. Zübeyr’e nispet edildiği belirtilirken, Âmilî bunun Âişe’nin kendi çocuğundan kaynaklandığını ileri sürmüştür. Ayrıca “Cübeyr’in oğlu Abdullah” biçimindeki bir ifadenin aktarım sırasında “Zübeyr’in oğlu Abdullah” şekline dönüşmüş olabileceğini iddia etmiştir. Önceki evlilik ve çocuk iddiası, destekleyici tarihî rivayet gösterilmediği ve varlığı ileri sürülen çocuğun yaşamına ilişkin bilgi sunulmadığı gerekçeleriyle eleştirilmiştir. Bu yorum, İmâmiyye müelliflerinin tamamı tarafından benimsenmiş değildir. Âişe ile Muhammed’in evlilik hayatına ilişkin rivayetlerde, gündelik yaşamlarına ve birbirlerine yönelik tutumlarına dair çeşitli anlatımlar yer alır. Bunlardan birinde Muhammed’in, en çok sevdiği kişinin kim olduğu sorusuna Âişe, erkekler arasından kimin olduğu sorusuna ise onun babası Ebû Bekir yanıtını verdiği aktarılır. Başka bir rivayette Muhammed’in, Âişe’nin yemin ederken kullandığı ifadelerden kendisine kırgın olup olmadığını anladığı belirtilir. Bu anlatıma göre Âişe, hoşnut olduğu zamanlarda Muhammed’in, kırgın olduğu zamanlarda ise İbrahim’in rabbine yemin etmekteydi.

Dokuz yıl sürdüğü belirtilen evlilik döneminde Âişe, ailesinden aldığı dinî eğitimi Muhammed’in yanında sürdürmüştür. Kur’an ve dinî uygulamalar hakkında sorular sorması, açıklamaları dinlemesi ve Muhammed’in gündelik yaşamını gözlemlemesi, bilgi birikiminin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bu dönem, sonraki yıllarda dinî bilgilerin aktarımında üstlendiği rol bakımından da önemli görülmektedir. Evlilik hayatındaki anlaşmazlıklara ilişkin anlatımlar arasında, Muhammed’in eşlerinin maddi taleplerini konu alan rivayetler de bulunmaktadır. Kummî, Şeyh Sadûk ve Tûsî’nin aktardığı anlatılarda, bazı eşlerin Hayber’den elde edilen ganimetten pay istedikleri, Muhammed’in ise bu malların Müslümanlar arasında dağıtılacağını bildirdiği belirtilir. Kummî’nin anlatısında Âişe de talepte bulunan eşler arasında sayılır. Bu müellifler, Ahzâb suresinin 28. ayetinde dünya hayatını tercih etmeleri durumunda Muhammed’in eşlerinden ayrılabileceğinin bildirilmesini söz konusu anlaşmazlıkla ilişkilendirir.

Aynı olay çevresinde aktarılan rivayetlerde farklı eşlere de yer verilir. Küleynî’nin Ca‘fer es-Sâdık’a isnat ettiği bir anlatımda Zeyneb bint Cahş’ın Muhammed’i adil davranmamakla suçladığı belirtilir. Başka aktarımlarda ise eşlerin, boşanmaları durumunda yeniden evlenme imkânları konusunda Muhammed’e itiraz ettikleri anlatılır. Bu rivayetler, ilgili İmâmiyye müelliflerinin Muhammed’in aile hayatındaki anlaşmazlıklara ilişkin açıklamaları arasında yer alır. Evliliğin toplumsal yönüne ilişkin değerlendirmelerde, Muhammed ile Ebû Bekir arasındaki ilişkinin akrabalık bağıyla güçlenmesi üzerinde durulur. Âişe’nin kadınlara dinî bilgi aktarımındaki rolü de evliliğin sonuçları arasında değerlendirilir. Bazı İmâmiyye müellifleri ise evliliği, Ebû Bekir’in desteğinin artırılması ve Müslüman topluluk içindeki siyasi ilişkilerin korunmasıyla açıklamıştır. Aynı yorumlarda evliliğin devamı, topluluk içerisinde ayrılık yaşanmasını önleme düşüncesiyle ilişkilendirilmiştir. İslam toplumunun güç kazanmasının, Muhammed’e bu bağları sona erdirebilecek siyasi hareket serbestisi sağlamadığı da ileri sürülmüştür. Âişe’nin Muhammed’e söylediği bazı sözler de farklı dinî yorumlara konu olmuştur. Âişe’ye atfedilen bir rivayette, kendilerini Muhammed’e evlilik amacıyla sunan kadınları eleştirdiği aktarılır. Muhammed’in eşleriyle beraberliğini düzenleyen ayetin ardından ise ona, “Rabbinin senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum” dediği nakledilir. Seyyid Murtaza el-Askerî, bu ifadeyi Âişe’nin vahyin kaynağına yönelik bir itirazı olarak yorumlamıştır. "Ehâdîsü Ümmi’l-mü’minîn" adlı eserinde, söz konusu ifadeden hareketle Âişe’nin Muhammed’in peygamberlik görevini kavrayamadığını ileri sürmüş ve ona yönelik tekfir içeren bir değerlendirmede bulunmuştur. Bu açıklama, el-Askerî’nin rivayete ilişkin yorumudur ve Âişe’nin evlilik hayatının bazı İmâmiyye müelliflerince mezhebî tartışmalar çerçevesinde ele alınmasının örneklerinden biridir.


İfk hadisesi

İfk hadisesi, Benî Mustalik Gazvesi dönüşünde Âişe ile Safvân b. Muattal hakkında ortaya atılan zina iddiası ve bunun ardından gelişen olaylar için kullanılan addır. Arapça “e-f-k” kökünden gelen “ifk”, bir şeyi aslından uzaklaştırmak, gerçeği tersine çevirmek ve yalan söylemek gibi anlamlar taşır. Olay, hadis, tarih ve tefsir kaynaklarında Âişe’nin hayatındaki başlıca hadiselerden biri olarak ele alınır. Sünnî kaynaklardaki anlatımda Nûr suresinin 11–20. ayetleri, Âişe’ye yöneltilen suçlamanın asılsızlığını bildiren açıklamalar olarak değerlendirilir. Bu yorum, bazı İmâmiyye Şîası müelliflerince de benimsenmiştir. Bununla birlikte İmâmiyye literatüründe, aynı ayetleri Mâriye el-Kıbtiyye hakkındaki başka bir suçlamayla ilişkilendiren veya her iki anlatıma birlikte yer veren eserler de bulunmaktadır.

Yaygın anlatıma göre olay, Benî Mustalik seferinden Medine’ye dönülürken gerçekleşmiştir. Bunun yanında, Abdülvâhid b. Hamza’ya dayandırılan bir rivayette olayın Kaza Umresi sırasında meydana geldiği belirtilir. Ancak hadiseyi Benî Mustalik seferiyle ilişkilendiren anlatım, incelenen kaynaklarda esas alınan görüştür. Muhammed’in seferlere çıkarken kendisine eşlik edecek eşini kura yoluyla belirlediği, bu seferde kuranın Âişe’ye çıktığı aktarılır. Bazı rivayetlerde Ümmü Seleme’nin de sefere katıldığı belirtilmektedir. Yolculuk sırasında Âişe, devenin üzerine yerleştirilen ve “hevdeç” adı verilen kapalı bir taşıma mahfesinde bulunuyordu. Eşlerin yolculuğuyla ilgilenmek üzere iki kişinin görevlendirildiği, bunlardan birinin Ebû Mevhibe olduğu nakledilir. Ordu Medine yakınlarında konakladığında Âişe, bir ihtiyacını karşılamak üzere konaklama yerinden uzaklaşmıştır. Döndüğünde gerdanlığını kaybettiğini fark ederek onu aramak için geri gitmiştir. Gerdanlığın, evliliği sırasında annesinin verdiği bir hediye olduğu veya kız kardeşinden ödünç alındığı yönünde farklı rivayetler bulunmaktadır. Âişe gerdanlığı ararken ordu hareket hazırlıklarını tamamlamış; görevliler, kendisinin içeride olduğunu düşünerek hevdeci deveye yerleştirmiştir. Böylece yokluğu fark edilmeden yolculuğa devam edilmiştir. Gerdanlığını bulduktan sonra konaklama yerine dönen Âişe, ordunun ayrıldığını görmüştür. Yokluğunun anlaşılması üzerine kendisini aramak için geri dönüleceğini düşünerek bulunduğu yerde beklemeye başlamış ve bir süre sonra uyuyakalmıştır. Ordunun gerisinden gelerek unutulan eşyaları ve geride kalanları kontrol eden Safvân b. Muattal, sabaha doğru Âişe’yi burada bulmuştur. Rivayete göre onu örtünmeye ilişkin ayetin bildirilmesinden önce gördüğü için tanımış ve istircâ sözlerini söylemiştir. Âişe, bu sesi duyunca yüzünü örttüğünü ve Safvân’dan bunun dışında bir söz işitmediğini anlatmıştır.

Safvân, devesini çöktürerek Âişe’nin binmesini sağlamış ve devenin yularını tutarak orduya doğru yürümüştür. Öğleye yakın bir zamanda askerlerin konakladığı yere ulaşmaları üzerine, ikisinin birlikte gelişi hakkında söylentiler ortaya çıkmıştır. Rivayetlerde bu söylentilerin yayılmasına öncülük eden kişi olarak çoğunlukla Abdullah b. Übey gösterilir. Âişe’nin ise o sırada kendisi hakkında konuşulanlardan haberdar olmadığı belirtilir. Medine’ye dönüşün ardından Âişe hastalanmış ve bir süre evinde kalmıştır. Bu sırada söylentiler Muhammed’e ve Âişe’nin ailesine ulaşmış, ancak başlangıçta kendisine bildirilmemiştir. Âişe’ye atfedilen anlatımda, hastalığı sırasında Muhammed’in önceki zamanlarda gösterdiği ilgiyi göstermemesinden rahatsız olduğu, fakat bunun sebebini bilmediği belirtilir. Âişe’nin iddiaları öğrenmesi, Ümmü Mistah ile birlikte gece dışarı çıktığı sırada gerçekleşmiştir. Rivayete göre Ümmü Mistah, yürürken tökezlemesinin ardından oğlu Mistah b. Üsâse hakkında beddua etmiş; Âişe ise Bedir Gazvesi’ne katılmış bir kişi için böyle konuşmasına itiraz etmiştir. Bunun üzerine Ümmü Mistah, oğlunun da Âişe hakkındaki söylentileri aktaranlar arasında bulunduğunu açıklamıştır. Başka bir rivayette Âişe’ye haber veren kişinin adı belirtilmeyerek yalnızca ensardan bir kadın olduğu söylenir.

Duyduklarından sonra Âişe’nin hastalığının ağırlaştığı ve Muhammed’den izin alarak ailesinin yanına gittiği aktarılır. Burada annesi Ümmü Rûmân’a söylentilerin neden kendisinden saklandığını sormuş, annesi de onu sakinleştirmeye çalışmıştır. Âişe’ye nispet edilen rivayetlerde bu dönemi yoğun üzüntü içinde geçirdiği ve uzun süre ağladığı anlatılır. Babası Ebû Bekir’in de aileye yöneltilen suçlamalardan büyük rahatsızlık duyduğu belirtilir. Söylentilerin yayılması ve meseleyi açıklığa kavuşturacak bir vahiy gelmemesi üzerine Muhammed, çevresindeki bazı kişilerle görüşmüştür. Üsâme b. Zeyd, Âişe hakkında iyilikten başka bir şey bilmediğini söylemiştir. Ali ise Muhammed’in evliliğini sürdürmek zorunda olmadığını belirterek ayrılma ihtimalini dile getirmiş ve Âişe’nin hizmetinde bulunan Berîre’ye danışılmasını önermiştir. Ali’nin bu sözleri, rivayetlerde Âişe’nin suçlu olduğuna ilişkin doğrudan bir tanıklıktan ziyade Muhammed’e sunulan bir öneri olarak yer alır. Görüşüne başvurulan Berîre, Âişe hakkında olumsuz bir davranış bilmediğini ifade etmiştir. Aktarılan anlatımlardan birinde, onun gündelik hayatına ilişkin tek eleştirisi olarak hazırladığı hamuru bazen gözetimsiz bırakmasını ve evdeki hayvanın bu hamuru yemesini belirtmiştir. Muhammed’in eşi Zeyneb bint Cahş da Âişe hakkında yalnızca iyi şeyler bildiğini söylemiştir. Âişe’nin, aralarındaki rekabet nedeniyle Zeyneb’in kendisi aleyhinde konuşmasından endişe ettiği, ancak bu beklentisinin gerçekleşmediği aktarılır. Bazı rivayetlerde Ümmü Eymen’in de benzer biçimde Âişe lehinde konuştuğu belirtilir. Muhammed’in minbere çıkarak ailesi hakkında söylenti yayanlardan duyduğu rahatsızlığı dile getirdiği de nakledilir. Bu konuşmada Safvân hakkında iyilikten başka bir şey bilmediğini belirtmiştir. Konuşmanın istişarelerden önce mi sonra mı yapıldığı konusunda rivayetler farklılaşmaktadır. Ardından Evs ve Hazrec mensupları arasında, suçlamaları yayan kişilere nasıl karşılık verileceği konusunda tartışma çıktığı anlatılır. Bazı aktarımlarda Üseyd b. Hudayr’ın suçlamaları yayanlara karşı harekete geçilmesini önerdiği, Sa‘d b. Ubâde’nin ise Hazrec mensuplarının hedef alınmasına itiraz ettiği belirtilir. Tartışmanın kabileler arasında çatışmaya dönüşme ihtimali üzerine Muhammed’in müdahale ederek topluluğu sakinleştirdiği nakledilir. Böylece olay, Âişe ve ailesini ilgilendiren bir suçlamanın ötesinde, Medine’deki topluluklar arasında gerilime yol açan bir mesele hâline gelmiştir.

Rivayetlerde söylentilerin ortaya çıkması ile meseleyi açıklayan ayetlerin bildirilmesi arasında yaklaşık bir ay geçtiği belirtilir. Bu sürenin sonunda Muhammed, ailesinin yanında bulunan Âişe’yi ziyaret etmiş ve kendisine ulaşan iddialardan söz etmiştir. Âişe’nin suçsuz olması durumunda Allah’ın bunu ortaya çıkaracağını, bir günah işlemişse tövbe etmesi gerektiğini söylediği aktarılır. Âişe, önce babasından, ardından annesinden kendisi adına cevap vermelerini istemiş; ikisi de ne söyleyeceklerini bilemediklerini belirtmiştir. Bunun üzerine suçlamaları reddederek, çevresindekilerin duydukları sözlerin etkisinde kaldığını ifade etmiştir. Masum olduğunu söylese kendisine inanılmayacağını, işlemediği bir fiili kabul etmesi durumunda ise sözlerinin doğrulanacağını düşündüğünü söylemiştir. Anlatımda Âişe’nin, Yûsuf suresinin 18. ayetinde aktarılan Ya‘kūb’un sözlerine gönderme yaparak sabretmekten ve Allah’tan yardım beklemekten başka bir yol görmediğini belirttiği nakledilir. Aynı rivayete göre bu görüşme sırasında Muhammed’e vahiy gelmiş ve ardından Âişe’ye suçsuzluğunun bildirildiğini söylemiştir. Annesinin Muhammed’e teşekkür etmesini istemesi üzerine Âişe, yalnızca Allah’a şükredeceğini ifade etmiştir. Âişe’nin, masumiyetinin bir biçimde ortaya çıkmasını beklediği, ancak kendisi hakkında Kur'an ayetleri bildirileceğini öngörmediği de anlatılır. Muhammed’in daha sonra topluluğun önüne çıkarak ilgili ayetleri okuduğu nakledilir. Sünnî anlatımda olayla ilişkilendirilen Nûr suresinin 11–20. ayetleri, suçlamayı yayan grubun sorumluluğu, iddianın delillendirilmesi ve söylentilere karşı takınılması gereken tutum üzerinde durur. Ayetlerde iddiayı ortaya atanların dört şahit getirmeleri gerektiği belirtilir; insanların bilgi sahibi olmadıkları sözleri birbirlerine aktarmaları ve bunu önemsiz görmeleri eleştirilir. Bu nedenle olay, yalnızca Âişe’nin aklanmasıyla değil, kişilerin itibarı hakkında ileri sürülen iddiaların araştırılması ve delilsiz suçlamaların yayılmasının önlenmesiyle de ilişkilendirilmiştir.

Ceza uygulamaları ve olayın sonuçları

Suçlamaların reddedilmesinin ardından, söylentileri yayan bazı kişilere zina isnadına ilişkin kazf cezası uygulandığı aktarılır. Ancak ceza verilen kişilerin kimlikleri konusunda rivayetler aynı değildir. Bazı aktarımlarda Hassân b. Sâbit, Mistah b. Üsâse ve Hamne bint Cahş birlikte anılırken, başka rivayetlerde Abdullah b. Übey’in de cezalandırıldığı belirtilir. Buna karşılık Abdullah b. Übey’e ceza uygulanmadığını bildiren rivayetler de bulunmaktadır. Hassân’a ceza uygulanıp uygulanmadığı da tartışılmıştır. Safvân’ın, suçlamalara karışması nedeniyle Hassân’ı kılıçla yaraladığını bildiren anlatım, bazı değerlendirmelerde ayrıca kazf cezası verilmediği görüşünün dayanağı olarak kullanılmıştır. Bunun yanında Hassân, Mistah ve Hamne’nin cezalandırıldığını bildiren rivayet ve şiir aktarımları da vardır. Bu sebeple cezalandırılan kişilere ilişkin farklı anlatımların birbirinden ayrılması gerekmektedir. Nûr suresinin 11. ayetinde suçlamanın yayılmasında en büyük sorumluluğu üstlenen kişi için ağır bir cezadan söz edilir. Bu kişinin kimliği hakkında farklı yorumlar bulunmakla birlikte, yaygın görüş Abdullah b. Übey olduğu yönündedir. İbn İshak’ın bu kişiyi Abdullah b. Übey olarak belirttiği, İbn Hişam tarafından aktarılmıştır. Bazı rivayet ve yorumlarda başka isimler de verilmiş, böylece olayın öncülüğünü yapan kişi ile söylentileri sonradan aktaran kişilerin sorumlulukları ayrıca tartışılmıştır. Olayın sonuçlarından biri de Ebû Bekir’in, maddi yardımda bulunduğu akrabası Mistah’a karşı tutumuyla ilgilidir. Mistah’ın suçlamaları yayanlar arasında bulunması üzerine Ebû Bekir’in kendisine yardım etmeyeceğine yemin ettiği aktarılır. Nûr suresinin 22. ayetinde varlıklı kişilerin akrabalarına, yoksullara ve göç edenlere yardım etmekten vazgeçmemeleri, bağışlayıcı olmaları istenince Ebû Bekir’in bu kararından döndüğü belirtilir. Nûr suresinin 12. ayetiyle ilişkilendirilen bir başka anlatımda, Ebû Eyyûb el-Ensârî ile eşinin söylentiler karşısındaki tutumu örnek gösterilir. Rivayete göre Ebû Eyyûb, eşine kendisinin böyle bir davranışta bulunup bulunmayacağını sormuş; olumsuz cevap alınca Âişe hakkında da aynı biçimde düşünülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu anlatım, suçlama karşısında delilsiz kanaat oluşturmama ve hakkında konuşulan kişi lehinde düşünme tutumuyla ilişkilendirilir.

İmâmiyye kaynaklarındaki farklı yaklaşımlar

İfk hadisesi konusunda İmâmiyye literatüründe tek bir anlatım bulunmamaktadır. Tûsî, Tabersî, İbn Şehrâşûb ve Muğniyye gibi bazı müellifler, olayın Âişe’ye yöneltilen suçlamayla ilgili olduğunu kabul etmiştir. Başka müellifler ise Nûr suresindeki ayetleri Mâriye hakkındaki bir suçlamayla ilişkilendirmiştir. Her iki anlatımı birlikte aktaran eserler de bulunmaktadır. Dolayısıyla Âişe hakkındaki rivayetin reddedilmesi, bütün İmâmiyye kaynaklarına mal edilebilecek ortak bir tutum değildir.

Modern İmâmiyye yazarlarından Seyyid Ca‘fer Murtazâ el-Âmilî, Hadîsü’l-ifk adlı eserinde Sünnî kaynaklardaki anlatımları metin ve aktarım zincirleri bakımından eleştirmiştir. Bazı anlatıcıların ilgili sefere katılmadığını veya seferden önce öldüğünü ileri sürerek rivayetlerin tarihî tutarlılığını sorgulamıştır. Bu değerlendirmelerden hareketle Benî Mustalik dönüşünde anlatıldığı biçimiyle bir İfk hadisesi yaşanmadığını savunmuş ve Mâriye’ye ilişkin anlatımı “gerçek İfk” olarak nitelendirmiştir. Bu ifade, Âmilî’nin savunduğu yorumun adlandırmasıdır. Âmilî’nin konuyla ilgili çalışması, daha sonra Muhammed’in hayatını ele aldığı es-Sahîh min sîreti’n-nebiyyi’l-a‘zam adlı eserinin on üçüncü cildi olarak yayımlanmıştır. Mâriye hakkındaki suçlamayı ele alan daha erken müstakil çalışmalardan biri ise Şeyh Müfîd’in Risâle fî mâ eşkele min haberi Mâriye el-Kıbtiyye adlı eseridir. Bu literatürde, suçlamanın kim tarafından dile getirildiği kadar Muhammed’in olay karşısındaki tutumu ve ilgili ayetlerin hangi hadise üzerine bildirildiği de tartışılmıştır. Mâriye hakkındaki anlatımlarda, kendisiyle birlikte Mısır’dan gönderilen ve Cüreyh adıyla anılan Kıptî bir köle yer alır. Bu kişinin Mâriye ile akrabalığı veya hizmet ilişkisi hakkında farklı bilgiler bulunmaktadır. Bazı rivayetlerde amcasının oğlu, bazılarında kardeşi veya hizmetinde bulunan bir kişi olarak tanıtılır. Mâriye’ye yönelik suçlamaya Sünnî kaynaklarda da rastlanmakla birlikte, aktarılan bu rivayetlerde suçlamayı yapan kişinin Âişe olduğu belirtilmez.

Âişe’yi suçlamanın kaynağı olarak gösteren bazı İmâmiyye rivayetleri Ca‘fer es-Sâdık’a nispet edilir. Bu anlatımlarda Muhammed’in, oğlu İbrâhim’in ölümünden sonra duyduğu üzüntü üzerine Âişe’nin çocuğun babasının Cüreyh olduğunu ileri sürdüğü söylenir. Muhammed’in bunun ardından Ali’yi Cüreyh’in yanına gönderdiği, Ali’nin yaptığı incelemede Cüreyh’in hadım edilmiş olduğunu öğrendiği ve böylece suçlamanın geçersizliğinin ortaya çıktığı aktarılır. Bu rivayetlerde Nûr suresinin 11–20. ayetleri ile Hucurât suresinin 6. ayeti Mâriye’nin aklanmasıyla ilişkilendirilir. İbn Rüstem et-Taberî’nin Delâilü’l-imâme adlı eserinde yer alan ve Ali er-Rızâ’ya dayandırılan başka bir anlatımda ise suçlamayı Muhammed’e ileten kişiler Ebû Bekir ile Ömer olarak dile getirilir. Bu rivayette Âişe ve Hafsa’nın, Mâriye’nin Muhammed’in yanındaki konumundan rahatsızlık duyarak babalarına şikâyette bulundukları ileri sürülür. Ardından Ebû Bekir ile Ömer’in Mâriye’nin taşıdığı çocuğun Cüreyh’ten olduğunu söyledikleri, Ali’nin incelemesi sonucunda bu iddianın da geçersizliğinin ortaya çıktığı anlatılır.

Alternatif anlatımlara ilişkin yorum ve itirazlar

Mâriye’ye ilişkin rivayetlerde Muhammed’in, iddiayı duyduktan sonra Ali’yi Cüreyh’i öldürmek üzere gönderdiğinin anlatılması, bu metinleri değerlendiren müellifler arasında tartışılmıştır. Şeyh Müfîd, Muhammed’in gerçeği önceden bildiğini, ancak suçlamanın asılsızlığının Ali’nin incelemesiyle ortaya çıkmasını istediğini savunmuştur. Bu yoruma göre verilen emir, Mâriye hakkındaki söylentilerin sona ermesini sağlayacak bir sürecin parçasıdır. Bazı İmâmiyye rivayetlerinde, Âişe’nin Mâriye’ye iftira attığı iddiası gelecekte uygulanacağı öne sürülen bir kazf cezasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu anlatımlarda cezanın, gaybet hâlinde bulunduğuna inanılan on ikinci imam Mehdî el-Muntazar tarafından, rec‘at kapsamında Âişe’nin yeniden hayata döndürülmesinin ardından uygulanacağı ileri sürülür. Bunlar olayın tarihî akışını bildiren rivayetlerden farklı olarak, geleceğe ve imamın dönüşüne ilişkin dinî anlatımlardır. Söz konusu cezanın Muhammed, Ali veya Hasan döneminde neden uygulanmadığı da bu rivayetleri benimseyen müelliflerce açıklanmaya çalışılmıştır. Bazı aktarımlarda Muhammed’in bağışlayıcılığı öne çıkarılırken, Ali ve Hasan dönemlerindeki siyasi karışıklıklar cezanın uygulanmamasının gerekçesi olarak gösterilmiştir. Bununla birlikte bu açıklamalar, Âişe’nin Mâriye’ye iftira attığını kabul eden belirli rivayet ve yorumlara dayanmaktadır.

İmâmiyye literatüründe bu anlatımlara karşı çıkan değerlendirmeler de vardır. Hucurât suresinin 6. ayetinin Âişe’nin Mâriye hakkındaki sözleri üzerine bildirildiği iddiasını reddeden bazı müellifler, ayeti Sünnî kaynaklarda da aktarıldığı üzere Velîd b. Ukbe ile ilişkilendirir. Âişe hakkındaki İfk anlatımını kabul eden, Mâriye rivayetini tercih eden ve her ikisini birlikte aktaran eserlerin bulunması, olayın yorumlanışında mezhep içi görüş ayrılıklarının da mevcut olduğunu ortaya koymaktadır.

Tahrîm, îlâ ve tahyîr olayları

Âişe’nin Muhammed ile evlilik hayatını ele alan kaynaklarda tahrîm, îlâ ve tahyîr olayları birbiriyle bağlantılı olarak anlatılır. Bu rivayetler, Muhammed’in kendisi için bazı yasaklar koyması, eşlerinden bir süre ayrı kalması ve ardından onlara evliliklerini sürdürme veya ayrılma konusunda seçim hakkı tanıması etrafında şekillenir. Olayların sebepleri, gizli tutulması istenen konuşmanın içeriği ve eşlerin süreçteki rolleri hakkında farklı aktarımlar bulunmaktadır.

Tahrîm olayı

Tahrîm olayına ilişkin rivayetlerin bir bölümünde Muhammed’in, eşlerinden birinin yanında içtiği bal şerbetinden vazgeçmesi anlatılır. Bu rivayetlerde Muhammed’in ikindi namazından sonra eşlerini ziyaret ettiği ve her birinin yanında belirli bir süre kaldığı belirtilir. Zeyneb bint Cahş’ın kendisine bal şerbeti ikram etmesi nedeniyle onun yanında daha uzun kalması, Âişe’nin dikkatini çekmiştir. Âişe’nin bunun sebebini öğrendikten sonra şöyle söylediği aktarılır:

“Allah’a yemin olsun ki biz bunun için muhakkak bir hile yapmalıyız.”

Anlatımın devamında Âişe’nin, Hafsa ve Sevde ile konuşarak Muhammed’e kendisinden hoş olmayan bir koku geldiğini söylemelerini istediği belirtilir. Âişe’nin tasarladığı konuşmada, eşlerin Muhammed’e “Sen megâfîr mi yedin?” diye sormaları, “Hayır” cevabını almaları durumunda ise “Sen’den duyduğum bu koku nedir?” demeleri istenir. Muhammed’in “Zeyneb bana bal şerbeti içirmişti!” şeklinde cevap vereceğini öngören Âişe’nin, bunun üzerine “O balın arısı balı, urfut ağacından toplamıştır!” demelerini önerdiği aktarılır. Bu ifadeler rivayette, Âişe’nin diğer eşlere önerdiği konuşmanın parçaları olarak yer almaktadır. Rivayete göre bu konuşmaların ardından Zeyneb’in yeniden bal şerbeti ikram etmek istemesi üzerine şu diyalog yaşanmıştır:

Zeyneb: “Ey Allah’ın elçisi! Sana o bal şerbetinden ikram edeyim mi?”
Muhammed: “Hayır, benim ona ihtiyâcım yoktur!”

Sevde’nin daha sonra Âişe’ye “Allah’a yemin olsun ki biz Rasûlullah’ı bal şerbetinden mahrum ettik” dediği, Âişe’nin ise “Sus! (sesini çıkarma)” karşılığını verdiği nakledilir. Bal şerbetini ikram eden eşin kimliği konusunda rivayetler farklılaşmakta; bazı aktarımlarda Zeyneb yerine Hafsa’nın adı geçmektedir. Muhammed’in bal şerbetini içmemeye yemin etmesi, Tahrîm suresinin ilk ayetiyle ilişkilendirilmiştir. Kaynakta ayetin Türkçe karşılığı şöyle verilir:

“Ey Peygamber! Niçin eşlerinin hoşnutluğunu gözeterek Allah’ın helâl kıldığı şeyi kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.”

Aynı anlatımın devamında Muhammed’in Hafsa’ya, “Bak işte yemin ettim asla onu içmeyeceğim, ancak bu olayı hiç kimseye bahsetme!” dediği, fakat Hafsa’nın konuşmayı Âişe’ye aktardığı belirtilir. Tahrîm suresinin üçüncü ayetinde, Muhammed’in eşlerinden birine gizli bir söz söylediği, bu sözün açıklanmasının ardından durumun kendisine bildirildiği anlatılır. Kaynakta aktarılan ayet çevirisinde eşinin “Bunu sana kim bildirdi?” sorusuna Muhammed’in, “Her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah bildirdi” cevabını verdiği belirtilir. Üçüncü ve dördüncü ayetler, rivayetlerde sırrın açıklanması ve iki eşin birlikte hareket etmesiyle ilişkilendirilir. Başka bir rivayet grubu, tahrîm olayını Mâriye el-Kıbtiyye ile ilişkilendirir. Bu anlatıma göre Hafsa, kendisine ayrılan günde babasını ziyaret etmek üzere evinden ayrılmış; dönüşünde Muhammed’in Mâriye ile kendi evinde birlikte olduğunu öğrenerek buna itiraz etmiştir. Rivayette şu konuşma aktarılır:

Hafsa: “Ey Allah’ın elçisi! Benim günümde ve benim evimde bunu mu yapıyorsun?”
Muhammed: “Bundan sonra o (Mâriye) bana haram olsun. Ancak bu olayı kimseye anlatma!”

Hafsa’nın bu konuşmayı Âişe’ye bildirmesinin ardından Tahrîm suresinin ilk ayetlerinin geldiği belirtilir. Bu rivayetlerde yeminle ilgili açıklama, Muhammed’in kefâret vererek Mâriye hakkında koyduğu yasağı kaldırmasıyla ilişkilendirilir. Bal şerbeti ve Mâriye anlatımları, tahrîm olayının sebebine ilişkin farklı açıklamalar olarak kaynaklarda yer almaktadır. Her iki anlatımda da Muhammed’in eşlerinden birinin tepkisi üzerine kendisine bir yasak koyması ve gizli tutulmasını istediği bir konuşmanın başka bir eşine aktarılması söz konusudur. Bununla birlikte yasağın konusu ve konuşmanın ayrıntıları farklıdır. İmâmiyye Şîası kaynaklarındaki bazı yorumlarda ise açıklanan sır, Muhammed’den sonraki yönetim meselesiyle ilişkilendirilir. Ali b. İbrâhim el-Kummî’nin aktardığı anlatımda bu sır, Ebû Bekir ile Ömer’in gelecekteki hilâfeti hakkında bir haber olarak verilir. Başka anlatımlarda ise Muhammed’in Ali hakkında “Ali benim vasîmdir” dediği ve Âişe’nin bu bilgiyi Hafsa’ya açıkladığı ileri sürülür. Bu yorumlar, sırrın içeriği ve onu açıklayan eşin kimliği bakımından birbirinden ayrılmaktadır.

Îlâ olayı

Sözlükte yemin etmek anlamına gelen îlâ, terim olarak bir erkeğin yemin, adak veya bir şarta bağlama yoluyla eşiyle cinsel ilişkide bulunmayı kendisine yasaklamasını ifade eder. Muhammed’in eşlerinden yaklaşık bir ay ayrı kalması, kaynaklarda bu adla anılır. Ayrılığın sebepleri arasında eşlerinin maddi talepleri, aile içindeki anlaşmazlıklar ve gizli tutulması istenen bir konuşmanın açıklanması gösterilir. Bazı rivayetlerde tahrîm ve îlâ olayları Hicret’in dokuzuncu yılında, birbirine yakın zamanlarda gerçekleşmiş hadiseler olarak anlatılır. Fetihlerle birlikte Medine’deki maddi imkânların artmasına rağmen Muhammed’in sade yaşamını sürdürdüğü, eşlerinin ise kendi geçim imkânlarının da genişletilmesini istediği aktarılır. Bu talepler üzerinde ısrar edilmesi, eşler arasındaki gerilimin sebeplerinden biri olarak gösterilir. Ömer’in bu anlaşmazlığı öğrendikten sonra kızı Hafsa ile görüştüğü ve ona şu sözleri söylediği nakledilir:

“Sen Rasûlullah’tan gelirinin arttırılmasını istiyormuşsun. Sen ne istiyorsan benden iste. Kaldı ki Rasûlullah’ın seni sevmediğini de biliyorsun. Yemin ederim ki Rasûlullah, benim hatırım olmasa seni boşardı.”

Aynı rivayette Ömer’in daha sonra Âişe ile konuştuğu, Âişe’nin ise müdahalesine şu sözlerle karşılık verdiği aktarılır:

“Benim seninle ne alâkam var ey Hattâb oğlu? Sen kendi kabına (kızına nasihat et) bak!”

Bu ifadeler, rivayette Ömer ile Muhammed’in eşleri arasında geçtiği bildirilen konuşmalar olarak yer alır. Maddi taleplerin sürmesi ve Hafsa’nın kendisine verilen sırrı Âişe’ye açıklaması üzerine Muhammed’in, bir ay boyunca eşlerinin yanına gitmemeye yemin ettiği belirtilir. Bu süreyi onlardan ayrı bir yerde geçirmesi, eşlerini boşadığı yönünde söylentilere yol açmıştır. Yirmi dokuz gün sonra ilk olarak Âişe’nin yanına dönmesiyle ayrılığın sona erdiği aktarılır. Îlânın sebebi hakkında farklı bir rivayet de bulunmaktadır. Âişe’ye dayandırılan bu anlatımda Zeyneb bint Cahş’ın, Muhammed’in kendisine verdiği bir hediyeyi geri çevirdiği belirtilir. Âişe’nin bunun üzerine “Zeyneb senin hediyeni küçümsedi” dediği; Muhammed’in de öfkelenerek eşlerinden uzak kalmaya yemin ettiği nakledilir. Bu rivayette ayrılığın gerekçesi, hediye etrafında gelişen anlaşmazlıkla açıklanır.

Tahyîr olayı

Tahyîr, bu olay bağlamında Muhammed’in eşlerine evliliklerini sürdürme veya ayrılma konusunda seçim hakkı tanımasını ifade eder. Rivayete göre Muhammed, eşlerinden ayrı kaldığı sürenin sonunda ilk olarak Âişe’yi ziyaret etmiştir. Bu sırada aralarında şu konuşma geçmiştir:

Âişe: “Sen bizim yanımıza bir ay girmemek için yemin etmiştin. Biz tam yirmi dokuz gün geçirdik. Ben günleri teker teker sayıyorum.”
Muhammed: “Ay (bazen) yirmi dokuz gündür.”

Muhammed’in ardından Âişe’ye, “Sana bir şey soracağım. Anne babana danışmadan acele karar vermen gerekmiyor” dediği aktarılır. Bu konuşmanın ardından Muhammed’in Ahzâb suresinin 28 ve 29. ayetlerini okuduğu belirtilir. Kaynakta ayetlerin Türkçe karşılığı şöyle aktarılır:

“Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle. Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

Âişe’nin buna cevabı ise şu şekilde nakledilir:

“Ben bu konuda mı anne babama danışacağım. Elbette ki ben Allah’ı, Rasûlü’nü ve ahiret yurdunu tercih ediyorum.”

Muhammed’in diğer eşlerine de aynı seçeneği sunduğu ve onların da evliliklerini sürdürmeyi seçtikleri aktarılır. Bazı rivayetlerde Âişe’nin, verdiği cevabın diğer eşlere açıklanmamasını istediği de belirtilir. Muhammed’in buna şu karşılığı verdiği nakledilir:

“Onlardan biri bana sormaya görsün, hemen kendisine haber veririm. Çünkü Allah beni zorlaştırıcı ve şaşırtıcı değil lâkin öğretici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.”

Âişe’ye nispet edilen bir açıklamada, bu süreçte yaşanan ayrılığın talâk olarak sayılmadığı belirtilir.


Âişe’ye yöneltilen zehirleme iddiaları

Bazı İmâmiyye eserlerinde, Tahrîm suresinde söz edilen sırrın açıklanmasıyla Muhammed’e yönelik suikast veya zehirleme iddiaları arasında bağlantı kurulmuştur. Bu anlatımlarda Âişe ve Hafsa’nın yanı sıra Ebû Bekir ile Ömer’e de roller atfedilir. Bununla birlikte rivayetler, açıklanan sırrın içeriği, olayın zamanı, planın tarafları ve girişimin sonucu bakımından birbirinden ayrılır. Bazı metinlerde tasarlanan ve açığa çıkarılan bir girişim anlatılırken, bazılarında Muhammed’in ölümüne yol açtığı ileri sürülen bir zehirlemeden söz edilir. Kummî’nin aktardığı rivayet, Muhammed’in Hafsa’nın evinde Mâriye ile birlikte olması üzerine yaşandığı ileri sürülen konuşmayla başlar. Bu anlatımda Hafsa’nın tepkisi şöyle aktarılır:

“Yâ Resûlallah! Bugün benim günüm. Benim evimde ve benim yatağımın üstünde mi!”

Muhammed’in ise şu cevabı verdiği nakledilir:

“Bu kadar yeter! Mâriye’yi kendi nefsime haram kıldım. Bundan sonra asla onunla cimâ etmeyeceğim. Sana bir sır vereceğim. Eğer bu sırrı bir başkasına haber verirsen Allah’ın, meleklerin ve insanların tümünün laneti senin üzerine olsun.”

Bunun ardından rivayette şu diyalog yer alır:

Hafsa: “Nedir o sır?”
Muhammed: “Benden sonra hilâfete Ebû Bekir, ondan sonra da baban (Ömer) gelecek.”
Hafsa: “Sana bunu kim haber verdi?”
Muhammed: “Allah haber verdi.”

Bu konuşma, Kummî’nin Tahrîm suresindeki sırrı hilâfet meselesiyle ilişkilendiren anlatımının bir parçasıdır.

Aynı rivayette Hafsa’nın bilgiyi Âişe’ye, Âişe’nin de Ebû Bekir’e aktardığı ileri sürülür. Ebû Bekir’in bunun üzerine Ömer’e şöyle söylediği nakledilir:

“Âişe bana gelip, Hafsa’dan bazı sözler aktardı. Lakin ben onun sözüne güvenmiyorum. Sen Hafsa’ya gidip bu işin aslını sor.”

Ömer ile Hafsa arasında geçtiği ileri sürülen konuşma ise şöyledir:

Ömer: “Âişe’ye bahsettiğin sözler de neyin nesidir?”
Hafsa: “Ben ona böyle bir şey söylemedim.”
Ömer: “Eğer gerçekten böyle bir şey varsa onu bana söyle, ta ki hilâfette öne geçelim.”
Hafsa: “Evet, Resûlullah bana böyle söyledi.”

Anlatımın devamında Ebû Bekir, Ömer, Âişe ve Hafsa’nın Muhammed’i zehirlemek üzere anlaştıkları iddia edilir. Kummî, Tahrîm suresinin üçüncü ayetini bu planın Muhammed’e bildirilmesiyle ilişkilendirir. Bu yoruma göre Muhammed, sırrın açıklandığını Hafsa’ya söylemiş, ancak kendisine yönelik plandan haberdar olduğunu açıklamamıştır. Kummî’nin aktardığı rivayetin güvenilirliği hakkında İmâmiyye müellifleri arasında farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Bazı yazarlar anlatımı zayıf bulurken, bazıları Ebû Bekir ile Ömer’in hilâfetinin önceden haber verildiği kısmı reddedip zehirleme planına ilişkin kısmı kabul etmiştir. Beyâzî, hilâfetin bu iki kişiye geçeceğinin Muhammed tarafından bildirildiği iddiasına şu gerekçeyle itiraz etmiştir:

“Eğer Hz. Peygamber’den sonra hilâfete Ebû Bekir ve Ömer’in geleceği rivayeti doğru olsaydı, Ebû Bekir, Sakîfe günü ve Hz. Ali, ‘Biz hilâfette sizden daha fazla hak sahibiyiz. Şimdi onu bizden ve Ehl-i beyt’den gasp mı ediyorsunuz?’ dediği gün bunu mutlaka delil olarak öne sürerdi.”

Bu itiraz, rivayetin yönetimin geleceğine ilişkin bölümünün tarihî olaylarla bağdaşıp bağdaşmadığı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Tüsterî, Kâşânî ve Şirâzî’ye ait bazı aktarımlarda ise olay farklı bir sır etrafında anlatılır. Bu rivayetlerde Muhammed’in Vedâ haccı dönüşünde Ali’yi kendisinden sonra vasî olarak belirlediği ve Âişe’nin ısrarı üzerine bu bilgiyi ona açıkladığı ileri sürülür. Âişe’nin bilgiyi Hafsa’ya, Hafsa’nın da babasına aktarmasının ardından bir grubun Muhammed’in devesini ürküterek onu bir geçitten düşürmeyi planladığı iddia edilir. Anlatımda, bu girişimin başarısız olması durumunda öldürme veya zehirleme gibi başka yollar üzerinde de anlaşıldığı belirtilir. Bu rivayet, Kummî’nin anlatımından açıklanan sırrın içeriği, olayın yeri ve planın tarafları bakımından ayrılmaktadır. Kummî’nin rivayetinde Ebû Bekir ile Ömer’in gelecekteki hilâfeti hakkında bir haber söz konusuyken, diğerinde Ali’nin halefliğinin bildirilmesi anlatılır. Âişe’nin rolü de farklılaşır: Birinde sırrı Hafsa’dan öğrenip babasına aktaran, diğerinde ise doğrudan öğrenerek Hafsa’ya açıklayan kişi olarak gösterilir.

Beyâzî’nin aktardığı başka bir rivayette, Muhammed’in ölümünden önce Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i yanına çağırdığı anlatılır. Ali, Hasan ve Hüseyin’in odadan çıkmasının ardından Âişe ile Ali arasında şu konuşmanın geçtiği ileri sürülür:

Âişe: “Ne için sizleri odadan çıkardı da kızıyla tek başına kaldı?”
Ali: “Kızıyla niçin yalnız kaldığını biliyorum. Senin, babanın ve iki arkadaşının (Ömer ve Hafsa) içinde olduğu bir iş sebebiyledir.”

Aynı anlatımda Ali’nin tekrar odaya girdiğinde Muhammed’in şu sözlerini duyduğu nakledilir:

“Gözyaşım ve hüznüm sen ve benden sonra yitip gidecek olan Fâtıma içindir. Şüphesiz ki kavim sizlere zulmetmek üzere bir araya geldi.”

Bu konuşmalar, Beyâzî’nin Muhammed’in son günlerini ailesine yönelik bir planla ilişkilendiren rivayeti içerisinde yer almaktadır. Muhammed’in ölümünü doğrudan Âişe ve Hafsa’ya bağlayan bir başka rivayet, Ayyâşî’nin tefsirinde Ca‘fer es-Sâdık’a nispet edilir. Rivayette Ca‘fer es-Sâdık’ın çevresindekilere şöyle söylediği aktarılır:

“Nebî sallallāhü aleyhi ve sellem, öldü mü yoksa öldürüldü mü, biliyor musunuz? Allah şöyle buyuruyor; ‘Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz?’ O, vefat etmeden önce zehirlendi. Âişe ve Hafsa vefat etmeden önce Resûlullah’a zehir içirdiler. Bu yüzden bizler onlar için, ‘Allah’ın yeryüzünde yarattığı en şerli kimseler’ deriz.”

Bu rivayette Âl-i İmrân suresindeki ifade, Muhammed’in zehirlenerek öldürüldüğü iddiasıyla ilişkilendirilmiştir. Meclisî’nin rivayeti değerlendirirken, “Ayyaşî’nin aktarmış olduğu bu rivayet sahih ve senedi muteber bir rivayettir” dediği belirtilir.

Zehirleme iddiası, Muhammed Cemil Hamûd’un Âişe kātiletü’r-Resûl adlı eserinde de savunulmuştur. Bu eserde çeşitli rivayet ve ayet yorumları Âişe aleyhindeki iddiayla ilişkilendirilir. Beyâzî ve Tabersî’ye atfedilen bazı açıklamalarda ise Tahrîm suresinin üçüncü ve dördüncü ayetlerindeki ifadeler, Âişe ile Hafsa’nın inanç durumları hakkında tekfir içeren değerlendirmelerde bulunmak için kullanılmıştır. Bu metinlerde sırrın açıklanması, hilâfet tartışmaları ve Muhammed’in ölümü arasında kurulan bağlantılar, ilgili müelliflerin rivayet ve ayet yorumlarına dayanmaktadır. Girişimin önceden haber verilerek engellendiğini bildiren anlatımlarla, zehirlemenin gerçekleştiğini ve ölüme yol açtığını ileri süren anlatımlar birbirinden ayrılmaktadır. Rivayetlerin tamamını kabul eden, bazı kısımlarını reddeden veya farklı bir anlatımı tercih eden değerlendirmeler de bulunmaktadır.


Muhammed Peygamber’in vefatından sonraki hayatı

Âişe’nin Muhammed’in ölümünden sonraki hayatında dinî bilgi aktarımı, kendisine tahsis edilen gelirlerin kullanımı ve siyasi gelişmeler karşısındaki tutumu öne çıktı. Ebû Bekir ve Ömer’in halifelikleri sırasında siyasi olaylara katılımına ilişkin anlatımlar sınırlıyken, Osman b. Affân’ın yönetiminin özellikle ikinci yarısında halifeye yönelik eleştirileri ve muhalefet hareketleriyle ilişkisi kaynaklarda daha geniş yer buldu. Bu dönemlerdeki faaliyetleri, sonraki mezhebî literatürde farklı biçimlerde değerlendirildi.

Ebû Bekir ve Ömer dönemleri

Ebû Bekir ve Ömer dönemlerinde Âişe, dinî konularda kendisine yöneltilen soruları cevapladı ve Muhammed’in hayatına ilişkin rivayetler aktardı. Bu iki halifenin yönetimleri sırasında siyasi gelişmelere doğrudan müdahalesi, Osman ve Ali dönemlerine kıyasla daha sınırlıydı. Bununla birlikte, ilk iki halifeyle ilişkilerinin mahiyeti ve aktardığı rivayetlerin siyasi anlamı, sonraki müelliflerin tartıştığı konular arasında yer aldı. İmâmiyye Şîası literatüründeki bazı değerlendirmelerde Âişe’nin faaliyetleri, babasının halifeliğini destekleme ve ilk iki halifenin toplumdaki konumunu güçlendirme çerçevesinde yorumlandı. Seyyid Murtazâ el-Askerî, Âişe’nin bu dönemde siyasi olaylarda daha az görünmesini toplumsal otoritesini sağlamlaştırmasıyla ilişkilendirdi. Ebû Bekir ve Ömer’in faziletlerine dair aktardığı bazı rivayetlerin de onların yönetimlerini meşrulaştırmak amacıyla oluşturulduğunu ileri sürdü. Bu yaklaşımda Âişe’nin dinî otoritesi, maddi imkânları ve siyasi etkisi arasında bağlantı kurulurken, ilk iki halifeyle ilişkileri sonraki yöneticilere karşı tutumuyla karşılaştırıldı. Muhammed’in defnedildiği Âişe’nin odası, daha sonra Ebû Bekir ve Ömer’in de mezarlarının bulunduğu yer oldu. Rivayetlere göre Ebû Bekir, ölümünden önce kızına Muhammed’in yanına defnedilmek istediğini bildirdi. Vasiyeti doğrultusunda, 634 yılında ölümünün ardından mezarı Muhammed’in kabrinin yanına kazıldı. Ömer ise 644 yılında Ebû Lü’lüe tarafından yaralanmasının ardından, oğlu Abdullah’ı Âişe’ye göndererek aynı yere defnedilmek için izin istedi. Bu görüşmede kendisinden halifelik unvanıyla söz edilmemesini, talebinin Ömer b. Hattâb adına iletilmesini istediği aktarılır. Âişe, söz konusu yeri kendisi için düşündüğünü, ancak Ömer’i kendisine tercih ettiğini belirterek izin verdi. Bu definler, bazı İmâmî müellifler tarafından odanın mülkiyeti ve Muhammed’in mirası bağlamında eleştirildi. Abdülhüseyin el-Eminî, Âişe’nin tek başına izin vermesini yeterli görmeyerek şu görüşü dile getirdi:

“Bu izin, Resûlullah’ın kızı Hz. Fâtıma’nın varislerinden istenilmeliydi.”

Bu itiraz, defin için tasarruf yetkisinin kime ait olduğu konusundaki farklı kabullerle bağlantılıydı. Askerî ise Âişe’nin Ömer’e verdiği izni, ilk iki halife döneminde sahip olduğu konum ve imkânlarla ilişkilendirdi. Bu değerlendirmeler, definlere ilişkin anlatımların yanı sıra mezhebî literatürde geliştirilen mülkiyet ve siyasi meşruiyet yorumlarını yansıtmaktadır.

Osman dönemindeki siyasi faaliyetleri

Osman’ın halifeliğinin ilk dönemlerinde siyasi olaylarda belirgin biçimde öne çıkmayan Âişe, yönetimin ilerleyen yıllarında halifeye yönelik eleştirileriyle anıldı. Farklı bölgelerden gelen kişilerin şikâyet ve taleplerini kendisine iletmesi üzerine halk ile halife arasında aracılık yaptı. Bu başvuruların sonuçsuz kalması ve bazı yönetim uygulamalarına karşı çıkması, Osman’la ilişkilerinin gerilmesine yol açtı. Kaynaklarda bu anlaşmazlıklar; ödenekler, bazı sahâbîlere yönelik muameleler ve Muhammed’in uygulamalarından uzaklaşıldığı yönündeki eleştiriler etrafında anlatılmaktadır. Bazı İmâmî rivayetlerde Âişe ile Osman arasındaki anlaşmazlıkların sebeplerinden biri, önceki halifeler döneminde verilen ödeneğin azaltılması veya kesilmesi olarak gösterilir. Bu anlatımlarda Âişe ile Hafsa’nın Osman’a başvurduğu, taleplerinin karşılanmaması üzerine Muhammed’den kalan mirası gündeme getirdikleri ileri sürülür. Konuşma şu şekilde aktarılır:

Osman: “Baban ve Ömer, o malı sana kendi gönül hoşnutluklarından vermişlerdi. Ben ise bunu yapmayacağım.”
Âişe: “Öyleyse bana Resûlullah’tan kalan mirasımı ver.”
Osman: “Sen ve Mâlik b. Evs en-Nadrî gelip, Resûlullah’ın miras bırakmadığına şahit olup, Fâtıma’nın miras hakkını iptal etmediniz mi? Şimdi ise onu benden talep mi ediyorsunuz? Hayır, bunu yapmayacağım.”

Bu rivayet, aynı literatürde Âişe, Hafsa ve Mâlik b. Evs’in daha önce Fâtıma’nın miras talebine karşı tanıklıkta bulundukları iddiasıyla birlikte nakledilir. Onlara atfedilen tanıklık, Muhammed’in “Biz Peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Geride bıraktıklarımız ancak sadakadır.” sözünü söylediği yönündedir. Böylece bazı İmâmî müellifler, Osman dönemindeki maddi taleplerle önceki miras tartışmaları arasında bağlantı kurmuştur. Âişe’nin Osman’a yönelik eleştirileri arasında Ammâr b. Yâsir ve Abdullah b. Mes‘ûd gibi sahâbîlere yapılan muameleler de yer alır. İmâmî kaynaklarda aktarılan bir anlatımda, Ammâr’ın beytülmâl ile ilgili bir anlaşmazlık sonucunda dövülmesi üzerine Âişe’nin Muhammed’e ait giysi ve eşyaları göstererek tepki verdiği belirtilir. Bu sırada kendisine şu sözler atfedilir:

“Peygamber’in sünnetini ne de çabuk terk ettiniz, bakın bu onun örtüsü, bu onun terliği ve bu da onun elbisesidir. Daha eskimediler bile!”

Abdullah b. Mes‘ûd’a yönelik muameleye ilişkin başka bir rivayette ise Osman’ın onu mescide geldiğinde “Kötü adam geldi.” diyerek karşıladığı aktarılır. İbn Mes‘ûd’un “Ben öyle birisi değilim, ben Bedir’de ve Rıdvan biatında Resûlullah’ın arkadaşıyım.” cevabının ardından Âişe’nin, “Ey Osman! Sen Resûlullah’ın dostuna böyle mi söylüyorsun?” diyerek halifeyi eleştirdiği nakledilir. Bazı anlatımlarda Âişe’nin Muhammed’in gömleğini göstererek Osman’ın onun sünnetinden ayrıldığını söylediği de belirtilir. Bu rivayetlerde kendisine atfedilen “Osman bu gömleğin sahibine ihtilaf edip sünnetini terk etti.” sözü, halifenin uygulamalarına yönelik muhalefetinin örnekleri arasında sunulur. İmâmî müellifler bu çıkışları Osman’a karşı gelişen hareket üzerindeki etkisi bakımından değerlendirirken, Âişe’nin eleştirileri ile halifenin öldürülmesi arasında da ilişki kurmuştur. Osman’ın evinin kuşatıldığı sırada Âişe hac için Mekke’ye gitmeye hazırlanıyordu. Bazı rivayetlerde Mervân b. Hakem’in, halk üzerindeki etkisini kullanarak kuşatmanın sona erdirilmesine yardımcı olması için kendisine başvurduğu anlatılır. İmâmî kaynaklarda yer verilen biçimiyle konuşma şöyledir:

Mervân: “Ey Müminlerin annesi! İnsanlar Osman’ı muhasara altına aldılar. Haccı bırakıp Osman’ın içine düştüğü durumu düzeltsen olmaz mı? İnsanlar senin sözünü dinlerler.”
Âişe: “Hac farz oldu ve yüküm bağlandı.”

Aynı anlatımın devamında Mervân’ın, “Kays, beldeleri bana karşı kışkırttı. Ateş alevlenince, yardımdan da kaçındı.” sözlerini söylemesi üzerine Âişe’nin şu karşılığı verdiği aktarılır:

“Belki de arkadaşın (Osman) için kuşku duyduğumu zannediyorsun. Allah’a yemin olsun ki sen ve onu çuvallarımdan iki çuvalın içine koyup, ağzını sıkıca bağladıktan sonra denize atmayı ve ölmenizi fazlasıyla isterdim.”

Bu rivayet, bazı İmâmî müellifler tarafından Âişe’nin Osman’a yardım etmek istemediği görüşünü desteklemek için kullanılmıştır. Şeyh Müfîd de Âişe, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm’ın kuşatmayı desteklediklerini ileri sürmüştür. Buradaki suçlamalar, Âişe’nin halifeyi bizzat öldürmesinden ziyade, muhalefeti teşvik ettiği veya öldürülmesini önlemeye çalışmadığı iddialarıyla ilgilidir.

Ali’nin halifeliğine geçiş

Osman’ın öldürülmesinden sonra Ali b. Ebû Tâlib’e biat edilmesi, Âişe’nin siyasi faaliyetlerinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bu süreçteki tutumuna ilişkin rivayetler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bazı İmâmî anlatımlarda, Âişe’nin başlangıçta Talha’nın halife seçildiğini düşündüğü ve bu haberden memnun olduğu ileri sürülür. Ardından Medine’ye giderken Ali’ye biat edildiğini öğrenmesiyle tutumunun değiştiği anlatılır. Serif mevkiinde İbn Ümmü’l-Kilâb ile karşılaşmasına ilişkin bir rivayette konuşma şu şekilde nakledilir:

Âişe: “Medine’de neler yaşandığına dair bilgin var mı?”
İbn Ümmü’l-Kilâb: “Osman öldürüldü.”
Âişe: “Osman’ın yerine kim geçti?”
İbn Ümmü’l-Kilâb: “İnsanlar Hz. Peygamber’in amcasının oğlu Ali b. Ebû Tâlib’e biat etti.”
Âişe: “Keşke yer ve gök kapansaydı da Ali hilâfete gelmeseydi.”

Aynı rivayette İbn Ümmü’l-Kilâb’ın Ali’nin konumunu savunması üzerine Âişe’nin Osman’ın tövbe ettiğini ve haksız yere öldürüldüğünü söylediği aktarılır. Mekke’ye dönmesinin ardından Osman’ın kanının talep edilmesi gerektiğini dile getirdiği belirtilir. Konuşmanın başka bir aktarımında İbn Ümmü’l-Kilâb’ın, Âişe’nin Osman’a yönelik önceki sözleriyle yeni tutumu arasındaki farklılığı eleştirdiği anlatılır:

İbn Ümmü’l-Kilâb: “İnsanları Osman’a karşı kışkırtan ilk kişi sendin. ‘Şu yaşlı bunağı öldürün, şüphesiz o kâfir oldu’ diyen kişi de sendin.”
Âişe: “Bunları söyledim ve onlar da benim söylediğimi söylediler.”

Bu anlatıma eşlik eden ve İbn Ümmü’l-Kilâb’a atfedilen şiirde de aynı eleştiri işlenir:

İlk fikir de senden, onu değiştiren de sen,
Rüzgâr da senden, yağmur da senden,
İmamın öldürülmesini emrettin,
Bize onun kâfir olduğunu söyledin,
Farz et ki biz de onu öldürerek sana itaat ettik,
Bizim nazarımızda katil, emri verendir.

Bununla birlikte, aynı literatürde Âişe’nin Ali’ye biat edilmesini tavsiye ettiğini bildiren bir rivayet de bulunmaktadır. Şeyh Müfîd’in aktardığı bu anlatıma göre Ahnef b. Kays, Osman henüz kuşatma altındayken Mekke’de Âişe’ye onun öldürülmesi durumunda kime biat edilmesi gerektiğini sormuş, Âişe de “Ali’ye biat et.” cevabını vermiştir. Bu farklı anlatımlar, onun Osman’ın son günlerindeki tutumu ile Ali’nin halifeliğine ilişkin yaklaşımının kaynaklarda tek biçimde aktarılmadığını göstermektedir.

Gelir kaynakları ve maddi durumu

Âişe’nin Muhammed’in ölümünden sonraki gelirleri arasında tarımsal ürünlerden ayrılan paylar, devlet tarafından verilen ödenekler ve kendisine gönderilen hediyeler bulunuyordu. Hayber’in fethi sonrasında Muhammed’in eşlerine tahsis edilen yıllık ürün payı, seksen vesk kuru hurma ve yirmi vesk arpadan oluşuyordu. Âişe bu payı almaya devam etti. Ömer döneminde Hayber arazilerinin yeniden düzenlenmesi sırasında Muhammed’in eşlerine, yıllık ürün paylarını sürdürmek veya bunun yerine arazi ve su hakkı almak arasında seçim sunuldu. Âişe ve Hafsa, arazi ile su hakkını tercih edenler arasındaydı. Bir diğer gelir kaynağı, Ömer’in oluşturduğu divan düzeni kapsamında verilen ve atıyye olarak adlandırılan ödenekti. Ancak Muhammed’in eşlerine ayrılan miktarlar konusunda rivayetler farklılaşmaktadır. Bir anlatıma göre eşlere yıllık on bin dirhem verilirken Âişe’ye on iki bin dirhem tahsis edilmişti. Ömer’in bu farklılığın sebebi sorulduğunda “Şüphesiz ki o Rasûlullah’ın sevgilisidir.” cevabını verdiği aktarılır.

Başka rivayetlerde ise Muhammed’in bütün eşlerine on iki bin dirhem verildiği belirtilir. İbn Sa‘d bu miktarın bütün eşler için geçerli olduğunu kaydeder. Ayrıca Ömer’in Safiyye ve Cüveyriye için daha düşük bir ödenek belirlemek istemesine Âişe’nin, “Rasûlullah her hususta bizler arasında eşit davranırdı.” diyerek karşı çıktığı nakledilir. Dolayısıyla Âişe’nin aldığı ödeneğin diğer eşlerinkinden fazla olup olmadığı konusunda farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bazı İmâmî müellifler, Muhammed’in eşlerine ve özellikle Âişe’ye ayrılan ödenekleri beytülmâlin dağıtımı bakımından eleştirmiştir. Bu değerlendirmelerde, eşlerin kamu gelirlerinden pay almalarıyla diğer Müslümanlardan daha yüksek miktarda pay almaları birbirinden ayrılmış; yüksek ödenekler Ömer’in tercihleriyle ilişkilendirilmiştir. Askerî de Âişe’nin bu dönemde elde ettiği gelirleri, sonraki yıllarda sahip olduğu toplumsal ve siyasi etkinliğin unsurlarından biri olarak yorumlamıştır. Âişe, babasının kendisine tahsis ettiği bir bahçenin hurma mahsulünden de yararlanıyordu. Buradan yıllık yirmi vesk hurma aldığı, ancak bu gelirden bir veya iki yıl faydalandıktan sonra Ebû Bekir’in ölümü üzerine ilgili malın kardeşleri arasında paylaştırıldığı aktarılır. Bunun dışında yakınları ve dönemin ileri gelenleri tarafından gönderilen hediyeler de gelirleri arasında yer alıyordu. Talha b. Ubeydullah’ın, kendi kabilesi olan Teym mensuplarına yaptığı yardımlar kapsamında Âişe’ye her yıl on bin dirhem gönderdiği belirtilir. Abdurrahman b. Avf da Muhammed’in eşlerine mal bırakılmasını vasiyet etmişti. Âişe’nin bu vasiyet dolayısıyla onun için “Allah, ona Selsebil pınarının suyunu içirsin.” diye dua ettiği nakledilir.

Yardımları ve gündelik hayatı

Âişe’nin gelirleri ve aldığı hediyeler hakkındaki rivayetlere, bunları ihtiyaç sahiplerine dağıtmasını anlatan örnekler eşlik eder. Kaynaklarda maddi imkânlarına rağmen sade bir hayat sürdürdüğü, eski giysilerini onararak kullandığı ve eline geçen malların önemli bir bölümünü başkalarına verdiği belirtilir. Muhammed’den sonraki hayatına ilişkin kendisine atfedilen bir sözde, “Rasûlullah’tan sonra hayatımızda refah açısından bir değişiklik olmadı. Ağlamayı istediğimde ağlıyordum. Artan tek şey hüznümüzdü.” dediği aktarılır. Kesîr b. Ubeyd’in ziyaretine ilişkin rivayet, gündelik hayatındaki tutumluluğun örnekleri arasında yer alır:

Âişe: “Dur, ben elbisemi dikmedikçe içeri girme!”
Kesîr: “Ey müminlerin annesi! Ben şayet dışarı çıkıp senin eski elbiselerini diktiğini bildirmiş olsaydım, bunu senin cimriliğin olarak kabul ederlerdi.”
Âişe: “Durumu gör. Eskisi olmayanın yenisi olmaz.”

Abdullah b. Zübeyr ise Âişe ile kız kardeşi Esmâ’nın yardımlarını karşılaştırarak şöyle demiştir:

“Ben, Âişe ve Esmâ’dan daha cömert iki kadın görmedim. Bunların cömertlikleri farklı idi. Âişe, yanında birikinceye kadar bir şeyi toplar, sonra insanlara taksim ederdi. Esmâ ise, yarın için elinde bir şey tutmaz, hepsini insanlara taksim ederdi.”

Bu anlatımlar, Âişe’nin şahsi harcamalarıyla başkalarına yaptığı yardımların kaynaklarda birlikte ele alındığını göstermektedir. Yardımlarına ilişkin rivayetlerde, elindeki yiyeceğin az olduğu zamanlarda da kapısına gelenleri geri çevirmediği anlatılır. Bir üzüm tanesinin verilmesini istediği sırada yanındaki kişinin şaşırması üzerine “Hayret mi ediyorsun? Bu bir tanede ne kadar zerre ağırlığı görüyorsun.” dediği nakledilir. Oruçlu olduğu başka bir gün evindeki tek ekmeği isteyen bir yoksula vermesi ise şöyle aktarılır:

Âişe: “Onu ona ver.”
Hizmetindeki kadın: “İftar edeceğin başka bir şey yok.”
Âişe: “Onu dilenciye ver.”

Aynı rivayetin devamında akşam kendisine ekmeğe sarılmış koyun eti gönderildiği, bunun üzerine hizmetindeki kadına “Bundan ye, bu senin verdiğin ekmekten daha hayırlıdır.” dediği belirtilir. Kaynaklarda yüksek meblağlı bağışlarına da yer verilir. Urve b. Zübeyr, onun yetmiş bin dirhem değerindeki malı dağıttığını gördüğünü, buna karşılık kendi elbiselerini yamayarak kullandığını söylemiştir. Başka bir rivayette Abdullah b. Zübeyr’in gönderdiği yüz bin dirhem değerindeki malı aynı gün dağıttığı anlatılır. O sırada oruçlu olan Âişe ile Ümmü Zerre arasında şu konuşmanın geçtiği nakledilir:

Ümmü Zerre: “Ey müminlerin annesi! Şu dağıttığın dirhemlerden bir dirhem alıp da onunla biraz iftarlık et alamaz mıydın?”
Âişe: “Bana kızma, şayet önceden hatırlatsaydın bunu yapardım.”

Benzer bir anlatımda parayı gönderen kişi Muâviye olarak gösterilir. Ayrıca Muâviye’nin gönderdiği yüz bin dirhem değerinde bir gerdanlığı Muhammed’in diğer eşleri arasında paylaştırdığı da rivayet edilir. Âişe’nin borç aldığına ve zaman zaman ödeme güçlüğü yaşadığına ilişkin anlatımlar da bulunmaktadır. Borcunu karşılayacak malı bulunmadığı hâlde neden borçlandığı sorulduğunda, Muhammed’den işittiğini belirttiği bir söze dayanarak şu cevabı verdiği nakledilir:

“Rasûlullah’ı şöyle buyururken işittim: ‘Borcunu ödeme niyeti olan bir kula mutlaka Allah tarafından yardım edilir.’ Ben de bu yardımı kazanmaya çalışıyorum.”

Esmâ bint Umeys’e olan borcu hakkında ise “Esmâ bint Umeys’e bir dinar üç dirhem borcum vardı. O yanıma girer, ben de onun yüzüne bakmaya utanırdım. Çünkü ona borcumu ödeyecek bir şey bulamıyordum.” dediği aktarılır. Bu rivayetlerde borçlanmanın varlığı belirtilmekle birlikte, her borcun hangi amaçla alındığı açıklanmamaktadır. Yardımların yöneltileceği kişiler konusunda da görüş bildirdiği anlatılır. Ziynet eşyalarını Kâbe’ye bağışladığını söyleyen bir kadına, ihtiyaç sahiplerine öncelik verilmesini tavsiye ederek şöyle dediği nakledilir:

“Bunları Allah yoluna ya da yetimlere ve miskinlere verseydin ya. Hiç şüphesiz Beytullah’a devlet hazinesinden verilir ve harcamada bulunulur.”

Bu anlatımda Âişe, kamu kaynaklarından desteklenen bir yere yapılacak bağış yerine yetimlerin ve yoksulların ihtiyaçlarının karşılanmasını önermektedir.

Ali dönemindeki siyasi faaliyetleri

Osman b. Affân’ın öldürülmesinin ardından Ali b. Ebû Tâlib’e biat edilmesi, Âişe’nin siyasi faaliyetlerinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Osman’ın ölümünden sorumlu olanların cezalandırılması, yeni halifeye yapılan biatin şartları ve yönetimin geleceği hakkındaki anlaşmazlıklar bu dönemin başlıca meselelerini oluşturdu. Âişe, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm ile birlikte Osman’ın kanının talep edilmesini savunan hareketin önde gelen isimleri arasında yer aldı. Bu hareketin Basra’ya yönelmesi, Cemel Savaşı’na uzanan sürecin önemli aşamalarından biri oldu. Âişe’nin bu süreçteki tutumu kaynaklarda farklı biçimlerde açıklanmaktadır. Bazı anlatımlarda Osman’ın öldürülmesiyle ortaya çıkan otorite sorunu ve sorumluların cezalandırılması talebi öne çıkarılırken, bazı İmâmiyye Şîası müellifleri gelişmeleri Âişe ile Ali arasında daha önce bulunduğunu ileri sürdükleri anlaşmazlıklarla ilişkilendirmiştir. Böylece aynı siyasi hareket, bir yandan düzenin yeniden kurulması amacıyla, diğer yandan Ali’nin halifeliğine karşı muhalefet çerçevesinde değerlendirilmiştir. Osman’ın ölümünden sonra Ali’ye yapılan biatin nasıl gerçekleştiği konusunda farklı rivayetler bulunmaktadır. Bazı anlatımlarda sahâbîlerin Ali’ye başvurarak yönetimi üstlenmesini istedikleri, onun başlangıçta bu teklifi kabul etmediği, ancak ısrarlar üzerine halifeliği üstlendiği belirtilir. Bu rivayetlerden birinde şu konuşma aktarılır:

Sahâbîler: “Kuşkusuz bu adam öldürüldü. İnsanlara bir imam gerekir. Bugün liyakat ve Hz. Peygamber’e yakınlık bakımından bu işe senden daha layığını bulamıyoruz.”
Ali: “Bunu yapmayın. Benim vezir olmam emir olmamdan daha hayırlıdır.”

Rivayetin devamında Ali’nin, biatin mescitte yapılması şartıyla teklifi kabul ettiği belirtilir. Aynı doğrultudaki anlatımlarda Talha ve Zübeyr de kendi istekleriyle biat edenler arasında gösterilir. Başka rivayetlerde ise halife seçiminin Osman’a karşı ayaklanan grupların baskısı altında gerçekleştiği ve bazı sahâbîlerin biate zorlandığı ileri sürülür. Bu anlatımlarda Talha’nın Mâlik el-Eşter, Zübeyr’in ise Hukeym b. Cebele tarafından baskı altında getirildiği nakledilir. Ali’nin kendisine yapılan biatin ardından, seçimin tamamlandığını ve artık yöneticiye itaat edilmesi gerektiğini vurguladığı aktarılır:

“Ey insanlar! Benden öncekilere biat ettiğiniz şeyler üzere bana da biat ettiniz. Seçim hakkı, biat gerçekleşmeden önceydi. Artık biat gerçekleşti ve seçim hakkı kalmadı. Artık halifeye doğru yolda olmak, halka da ona itaat etmek düşer.”

Biatin gönüllü olup olmadığına ilişkin farklı anlatımlar, Talha ve Zübeyr’in daha sonra Ali’ye karşı harekete geçmelerinin değerlendirilmesinde de etkili olmuştur. İmâmî müelliflerin yorumlarında ise Ali’nin yönetiminin meşruiyeti esas alınmış ve Âişe’nin katıldığı hareket, meşru halifeye karşı çıkış olarak nitelendirilmiştir. Ali’nin yönetiminin başlangıcında karşılaştığı temel meselelerden biri, Osman’ın öldürülmesinden sorumlu olanların cezalandırılmasıydı. Talha ve Zübeyr’in de aralarında bulunduğu bir grubun bu yöndeki talebine karşı Ali’nin, sorumluların güçlü destekçilere sahip olduğunu ve mevcut şartlarda hemen harekete geçilemeyeceğini söylediği aktarılır. Ali, önce düzenin sağlanmasını, ardından sorumlular hakkında işlem yapılmasını gerekli görüyordu. Âişe’nin Osman’ın kanını talep etmesi de bu anlaşmazlığın bir parçasıydı. Ancak Hâşim Ma‘rûf el-Hasanî gibi bazı İmâmî müellifler, bu talebi onun Ali’nin halifeliğini kabul etmek istememesiyle açıklamıştır. Bu yorumlarda Osman’ın öldürülmesi, Ali’ye karşı harekete geçmek için kullanılan bir gerekçe olarak sunulmuştur. Dolayısıyla sorumluların cezalandırılması konusunda dile getirilen talep ile bu talebin arkasında bulunduğu ileri sürülen amaçlar, kaynaklarda farklı düzeylerde ele alınmaktadır. Osman’ın öldürüldüğü sırada hac için Mekke’de bulunan Âişe, ibadetlerini tamamladıktan sonra Medine’ye dönmek üzere yola çıktı. Serif mevkiinde Medine’den gelen bir yakınıyla karşılaşarak Osman’ın öldürülmesi ve Ali’ye biat edilmesi hakkındaki haberleri öğrendi. Bu karşılaşmada söylediği sözler ve Mekke’ye dönüşünün gerekçesi kaynaklarda farklı biçimlerde aktarılır. Bir rivayette Âişe’nin Ali’nin halife seçildiğini öğrenince şöyle dediği belirtilir:

“Beni geri çevirin. Beni geri çevirin. Vallahi! Osman mazlum olarak öldürülmüştür. Ben onun kanını talep edeceğim.”

Aynı anlatımda, karşılaştığı Ubeyd b. Ebî Seleme’nin Osman hakkındaki önceki sözlerini hatırlatması üzerine Âişe’nin şu karşılığı verdiği nakledilir:

“Onlar onu tövbeye davet ettiler ve sonra öldürdüler. Ben de söyledim. Onlar da söyledi. Fakat benim son sözüm, ilk sözümden daha hayırlıdır.”

Ubeyd’e atfedilen şiirde ise Âişe’nin önceki eleştirileriyle sonraki tutumu arasındaki farklılık sorgulanır:

Başlamak senden, değiştirmek sendendir,
Rüzgârlar senden, yağmur sendendir.
İmamın katlini emreden sendin,
Onun kâfir olduğunu bize söyleyen sendin.
Farzedelim ki onun katlinde sana uyduk,
Bize göre onun katili, emri verendir.

Başka bir rivayette Âişe’nin Medine’deki gelişmeleri öğrendikten sonra “Bu işin tamamlandığını zannetmiyorum.” diyerek Mekke’ye döndüğü belirtilir. Bu anlatımda dönüş sebebini şu sözlerle açıkladığı aktarılır:

“Beni geri çeviren Osman’ın mazlum olarak öldürülmesidir. Halifelik bir grup asiye bırakılacak bir iş değildir. İslâm’ın izzeti için Osman’ın kanını talep edeceğim.”

Bu iki anlatım, Mekke’ye dönüşü ortak biçimde kaydetmekle birlikte Âişe’nin Ali’nin halifeliğine verdiği tepkiyi farklı gerekçelerle açıklamaktadır. Bazı İmâmî müellifler, bu tepkinin arka planını açıklamak için Âişe ile Ali’nin Muhammed dönemindeki ilişkilerine başvurmuştur. Şeyh Müfîd, el-Cemel adlı eserinde Muhammed’in Ali’ye gösterdiği yakınlığı, ona verdiği görevleri, Fâtıma ile aile ilişkilerini ve İfk hadisesi sırasında yapılan istişareyi sonraki siyasi anlaşmazlıkla ilişkilendirmiştir. Bu yorumlarda özellikle Ali’nin İfk hadisesi sırasında Muhammed’e Âişe’den ayrılabileceğini söylemesi üzerinde durulmuştur. Ayrıca Âişe’nin Hatice hakkındaki kıskançlığının Fâtıma ve Ali ile ilişkilerine yansıdığı ileri sürülmüştür. Aynı yaklaşımda, Muhammed’in Ali ile kardeşlik kurması ve Hayber seferinde sancağı ona vermesi gibi anlatımlar da Âişe’nin babası Ebû Bekir ile Ali arasında yaptığı varsayılan karşılaştırmalar üzerinden yorumlanmıştır. Bunlar, siyasi çatışmayı kişisel ve ailevi ilişkilerle açıklayan değerlendirmelerdir; Âişe’nin Mekke’de dile getirdiği Osman’ın kanını talep etme ve yönetimin yeniden belirlenmesi çağrılarından ayrı olarak ele alınmaları gerekir. Bu çerçevede kullanılan örneklerden biri, Sahîh-i Buhârî’de Âişe’den nakledilen ve Muhammed’in son hastalığı sırasında iki kişinin yardımıyla mescide çıkmasını anlatan rivayettir. Âişe’nin bu kişilerden Abbas’ın adını verdiği, diğerini ise adıyla anmadığı belirtilir. Bazı İmâmî müellifler, ikinci kişinin Ali olduğunu kabul ederek adının söylenmemesini ona yönelik olumsuz tutumuyla açıklamıştır.

Mekke’deki görüşmeler ve Basra’ya gitme kararı

Mekke’ye dönen Âişe, çevresinde toplananlara Osman’ın haksız yere öldürüldüğünü savunan konuşmalar yaptı. Bu konuşmalarda Osman’ın bazı uygulamalarının eleştirilmesinin onun öldürülmesini haklı kılmadığını vurguladığı aktarılır. Kendisine atfedilen bir konuşmada hareketin hedefini şu sözlerle ifade ettiği belirtilir:

“Kuşkusuz Osman mazlum olarak öldürüldü. Onun kanını talep edeceğim. Halifeliği de şûraya iade edeceğim.”

Osman döneminde görev yapmış bazı yöneticiler ve Emevî ailesi mensupları da bu çağrı etrafında toplandı. Talha ve Zübeyr’in Medine’den Mekke’ye gelmesiyle hareketin kapsamı genişledi. Âişe’nin Talha ve Zübeyr’le görüşmesinde Medine’deki durumun değerlendirildiği anlatılır:

Âişe: “Geldiğiniz yerde neler vardı?”
Talha ve Zübeyr: “Biz Medine’deki karışıklıklardan ve oradaki bedevilerin şerrinden kaçıp geldik, orada ise ne yapacaklarını bilmeyen, hakkı bilmedikleri gibi bâtıla karşı da koyamayan ve kendilerine isabet eden zulmü önleyemeyen kimseleri bıraktık.”
Âişe: “Haydi bu karışıklığı önlemeye gidelim.”

Topluluğun nereye yöneleceği konusunda başlangıçta Şam seçeneği de gündeme geldi. Ancak Osman’ın eski Basra valisi Abdullah b. Âmir, Muâviye’nin Şam’daki durumu kontrol ettiğini, Basra’da ise kendisinin bağlantıları ve Talha’nın destekçileri bulunduğunu belirterek bu şehre gidilmesini önerdi. Görüşmelerin ardından Basra’ya hareket edilmesi kararlaştırıldı. Bu kararda Âişe, Talha ve Zübeyr’in rollerinin nasıl dağıldığı konusunda farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bazılarında Âişe hareketin öncüsü olarak gösterilirken, bazılarında Talha ve Zübeyr’in teşviki öne çıkarılır. Ali’ye atfedilen değerlendirmelerde ise Âişe’nin bu iki kişi tarafından harekete geçirildiği belirtilir. Buna karşılık bazı İmâmî müellifler, Âişe’nin Ali’ye karşı çıkışını kendi siyasi tutumunun devamı olarak ele almış ve girişimdeki sorumluluğunu vurgulamıştır. Cemel Savaşı sonrasında Âişe ile Abdullah b. Ömer arasında geçtiği nakledilen bir konuşmada da Abdullah b. Zübeyr’in etkisine işaret edilir:

Âişe: “Ey Ebû Abdurrahman! Niçin beni o yürüyüşümde menetmedin?”
Abdullah b. Ömer: “Bir adamın sana galip geldiğini gördüğüm için.”

Rivayette son cümlede kastedilen kişinin Abdullah b. Zübeyr olduğu açıklanır. Abdullah b. Ömer’in kendisi ise siyasi çatışmalardan uzak kalmayı tercih etmiş ve bu topluluğa katılması yönündeki çağrıyı kabul etmemiştir.

Basra yolculuğu ve topluluk içindeki görüş ayrılıkları

Yolculuğun maddi hazırlıklarında Abdullah b. Âmir ile Osman’ın eski Yemen valisi Ya‘lâ b. Ümeyye’nin sağladığı mal ve bineklerden yararlanıldı. Mekke’den ayrılanların sayısı bazı rivayetlerde altı yüz, bazılarında bin süvari olarak verilir. Yol boyunca gerçekleşen katılımlarla topluluğun yaklaşık üç bin kişiye ulaştığı aktarılır. Hac için Mekke’de bulunan Muhammed’in diğer eşlerinden bazıları, Zâtüırk’a kadar topluluğa eşlik etti ve burada ayrılarak Medine’ye yöneldi. Vedalaşma sırasında yaşanan üzüntü sebebiyle bu günün bazı anlatımlarda “yevmü’n-nahîb”, yani “ağlama günü” olarak anıldığı belirtilir. Hafsa’nın da Âişe ile birlikte gitmek istediği, ancak kardeşi Abdullah b. Ömer’in onu bu kararından vazgeçirdiği nakledilir. Âişe’nin yolculuğa çıkması, sonraki mezhebî değerlendirmelerde ayrıca dinî bir tartışma konusu oldu. Şeyh Müfîd, Ahzâb suresinin 33. ayetindeki “Evlerinizde oturun.” ifadesini esas alarak bu girişimi söz konusu emre aykırı saydı. Bazı İmâmî tefsirlerde aynı surenin 30. ayetinde peygamber eşlerine yöneltilen uyarı da Âişe’nin Ali’ye karşı katıldığı mücadeleyle ilişkilendirildi. Bu değerlendirmeler, yolculuğu siyasi hedeflerinin yanı sıra peygamber eşlerinin yükümlülükleri çerçevesinde ele almaktadır. Yolculuğun başlangıcında topluluk içinde yönetimin geleceği konusunda anlaşmazlıklar yaşandığı da aktarılır. Saîd b. Âs’ın Talha ve Zübeyr’e başarıya ulaşmaları hâlinde kimi halife yapacaklarını sorduğu rivayet edilir:

Saîd b. Âs: “Siz zafer kazandığınız zaman kimi halife yapacaksınız? Bana doğruyu söyler misiniz?”
Talha ve Zübeyr: “İkimizden birisini, insanlar hangimizi seçerse.”
Saîd b. Âs: “Siz Osman’ın kanını talep için çıktınız. Onun oğlunu halife seçmelisiniz.”
Talha ve Zübeyr: “Muhâcirlerin büyükleri varken onların çocuklarını mı emir kılacağız?”

Bu görüşmenin ardından Saîd b. Âs’ın topluluktan ayrıldığı, Mugîre b. Şu‘be’nin de benzer bir tutum aldığı belirtilir. Namazları kimin kıldıracağı konusunda yaşandığı anlatılan bir anlaşmazlıkta ise Âişe’nin araya girdiği aktarılır. Rivayete göre Mervân b. Hakem’in sorusu üzerine Talha ve Zübeyr’in oğulları kendi babalarının imamlık yapmasını istedi. Âişe bunun üzerine Mervân’a şu mesajı gönderdi:

“Sana ne oluyor! Sen bizim işimizi bozmak mı istiyorsun! Kardeşimin oğlu namazı kıldırsın!”

Bu anlatımda namazları Abdullah b. Zübeyr’in kıldırdığı belirtilirken, başka bir rivayette imamlık yapan kişinin Abdurrahman b. Attâb b. Esîd olduğu kaydedilir. Ali, bu gelişmeler sırasında Muâviye’nin kendisine bağlılığını bildirmemesi üzerine Şam’a yönelik bir sefer hazırlığı içindeydi. Âişe, Talha ve Zübeyr’in harekete geçtiği haberini alınca önceliğini değiştirdi ve onlara yönelmeye karar verdi. Böylece Basra’ya ilerleyen topluluğun faaliyetleri, halifelik merkezinin askerî hazırlıklarını da etkiledi. Basra yolculuğuna ilişkin anlatımlar arasında Hav’eb mevkiinde yaşandığı bildirilen olay önemli yer tutar. Rivayetin yaygın biçimine göre topluluk bir su kaynağının yakınından geçerken köpeklerin havlaması üzerine Âişe buranın adını sordu. Hav’eb olduğunu öğrenince geri dönmek istediğini belirtti:

Âişe: “Bu hangi sudur?”
Beraberindekiler: “Hav’eb suyudur.”
Âişe: “Ben kesinlikle döneceğim.”

Âişe’nin bu kararını, Muhammed’in eşlerine söylediğini hatırladığı “Sizden birine Hav’eb köpekleri ulursa, onun hâli nice olacaktır.” sözüyle açıkladığı aktarılır. Yanındakilerin ise “Bilakis sen bizimle geleceksin. Müslümanlar seni görecekler ve Allah senin vesilenle aramızı düzeltecek.” diyerek onu yolculuğu sürdürmeye ikna etmeye çalıştıkları belirtilir. Başka aktarımlarda Âişe’nin geri dönmekte ısrar ettiği, bunun üzerine bazı kişilerin bulundukları yerin Hav’eb olmadığına dair tanıklıkta bulunduğu ileri sürülür. Bu kişilerin sayısı kırk veya elli olarak verilir. Ya‘kūbî’nin anlatımında Talha ve Zübeyr de tanıklık yapanlar arasında sayılır ve bu tanıklığın gerçeğe aykırı olduğu belirtilir. Hav’eb anlatımının farklı biçimlerinin, özellikle de bu tanıklık bölümünün güvenilirliği konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Hav’eb rivayeti, Âişe’nin yolculuğunu Muhammed’in önceden verdiği bir uyarıyla ilişkilendiren anlatımlardan biridir. İmâmî literatürde de Ali ile Âişe arasında yaşanacak çatışmayı Muhammed’in önceden bildirdiğini ileri süren başka rivayetlere yer verilmiştir. Bu anlatımlar, sonraki siyasi olaylarda tarafların konumlarını dinî bakımdan açıklamak için kullanılmıştır. Tabersî’nin Ca‘fer es-Sâdık’a nispet ederek aktardığı rivayet bunlardan biridir. Anlatıma göre Muhammed, kendisine getirilen bir kuşu paylaşmak üzere sevdiği bir kişinin gelmesi için dua etmiş; Âişe ise gelen kişinin babası olmasını istediğinden Ali’yi iki kez kapıdan geri çevirmiştir. Ali içeri girdikten sonra şu konuşmanın geçtiği aktarılır:

Muhammed: “Niçin geç kaldın?”
Ali: “Kapıya gelip tıklattım. Âişe çıkıp uyuduğunu söyledi. Ben de geri döndüm. İkinci kez gelip kapıyı tıklattım. Âişe tuvalete gittiğini söyledi. Ben de tekrar geri döndüm. Üçüncü kez gelip kapıyı sertçe tıklattığımda senin Âişe’ye ‘Ali’yi içeri al.’ dediğini işittim.”

Aynı rivayette Âişe’nin “Babamın gelmesini arzu ettim.” cevabının ardından Muhammed’in şöyle dediği nakledilir:

“Bu, senle Ali arasındaki ilk kin değil. İleride Ali ile savaşacaksın. O, bu konuda senden daha haklı olacak ve ahirette benimle senin aranda olacak ayrılık hakkında seni uyaracak.”

Bununla birlikte, kuş yemeğiyle ilgili rivayetin diğer aktarımlarında Ali’yi içeri almayan kişi Enes b. Mâlik olarak gösterilir. Bu anlatımlarda gerekçe, dua edilen kişinin ensardan biri olmasını istemesidir. Dolayısıyla olayın Âişe ile ilişkilendirilmesi ve gelecekteki savaşa dair sözler içermesi, rivayetin belirli bir aktarımına aittir. Benzer biçimde Şeyh Sadûk’un Abdullah b. Mes‘ûd’a nispet ettiği bir rivayette, Muhammed’in ölümünden sonra kendisini kimin yıkayacağı sorusuna verdiği cevap üzerinden Ali’nin vasîliği ve Âişe ile yapacağı savaş anlatılır:

Muhammed: “Her Nebî’yi vasîsi yıkar.”
Abdullah b. Mes‘ûd: “Senin vasîn kimdir Yâ Resûlallah?”
Muhammed: “Alî b. Ebû Tâlib’dir.”

Rivayetin devamında Mûsâ’nın eşi Safura ile Yûşa‘ b. Nûn arasında gerçekleştiği ileri sürülen mücadele, Âişe ile Ali arasında yaşanacak çatışmaya benzetilir. Muhammed’e şu sözler atfedilir:

“Şüphesiz Ebû Bekir’in kızı da ümmetimden bin kişiyle birlikte Ali’ye isyan edecek. Ali, onunla savaşıp yanındakileri öldürecek ve Âişe’yi esir edip ona iyi davranacak.”

Bu anlatımda Ahzâb suresinin 30. ayeti de söz konusu çatışmayla ilişkilendirilir. Ebû Râfi‘den aktarılan başka bir rivayette ise Ali ile Âişe arasında çıkacak anlaşmazlığın ardından Âişe’nin evine gönderilmesi üzerinde durulur:

Muhammed: “Seninle Âişe arasında bir sorun çıkacak.”
Ali: “Ey Allah’ın Rasûlü! Benimle mi?”
Muhammed: “Evet!”
Ali: “Benimle mi?”
Muhammed: “Evet!”
Ali: “Peki iki taraf arasında günahkâr olan ben mi olacağım?”
Muhammed: “Hayır! Ama bu olduğunda Âişe’yi evine geri gönder.”

Hav’eb olayı ve çatışmayı önceden bildiren bu anlatımlar, siyasi gelişmelerin aktarılmasının yanında Âişe ile Ali’nin sorumlulukları ve tutumları hakkındaki tartışmalarda da yer almıştır. Bununla birlikte, rivayetlerin içerikleri, aktarım biçimleri ve güvenilirliklerine ilişkin değerlendirmeler birbirinden farklıdır.

Cemel Savaşı

Cemel Savaşına dair bir minyatür.

Cemel Savaşı, Aralık 656’da Basra yakınlarında, halife Ali b. Ebû Tâlib ile Âişe, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm’ın içinde bulunduğu topluluk arasında gerçekleşti. Savaş, Âişe’nin üzerinde bulunduğu devenin çatışmaların merkezinde yer alması nedeniyle bu adla anıldı. Ya‘lâ b. Ümeyye tarafından satın alınan ve bazı kaynaklarda “Asker” adıyla kaydedilen deve, Âişe taraftarlarının etrafında toplandığı bir simge hâline geldi. Çatışmada Muhammed’in yakın çevresinden kişiler karşı saflarda yer aldı. Âişe’nin kardeşi Muhammed b. Ebû Bekir Ali’nin yanında bulunurken, diğer kardeşi Abdurrahman Âişe’nin tarafındaydı. Ammâr b. Yâsir Ali’nin ordusunda, Talha’nın oğlu Muhammed ise babasının bulunduğu toplulukta yer aldı. Basra ve Kûfe çevresindeki kabilelerin mensupları da farklı taraflara katıldı. Âişe, Talha ve Zübeyr’in oluşturduğu hareketin açıklanan hedefi, Osman b. Affân’ın öldürülmesinden sorumlu olanların cezalandırılmasıydı. Ali’ye yapılan biatin şartları ve halife seçiminin nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği de anlaşmazlığın bir parçasını oluşturuyordu. Âişe’nin konuşmalarında hem Osman’ın kanının talep edilmesi hem de yönetimin şûra yoluyla yeniden belirlenmesi üzerinde durduğu aktarılır:

“Kuşkusuz Osman mazlum olarak öldürüldü. Onun kanını talep edeceğim. Halifeliği de şûraya iade edeceğim.”

Bazı anlatımlarda Ali’nin, Osman’ın öldürülmesinden sorumlu tutulması veya sorumluları koruduğunun ileri sürülmesi de muhalefetin gerekçeleri arasında gösterilir. Ali ise suçlamaları reddetmiş ve cezalandırma konusunda mevcut şartların dikkate alınmasını istemiştir. Buna karşılık bazı İmâmiyye Şîası müellifleri, Osman’ın kanını talep etme çağrısını Ali’nin halifeliğine karşı çıkmanın gerekçesi olarak yorumlamıştır. Muhammed Ali el-Hasanî, hareketin örgütlenmesinde Âişe’nin belirleyici olduğunu, Talha ve Zübeyr’i biatlerinden dönmeye ikna ettiğini ileri sürmüştür. Şeyh Müfîd’in aktardığı bir rivayette Âişe ile Zübeyr arasında şu konuşma geçer:

Âişe: “Osman’ın kanını isteyenlerin arasına katıldın daha sonra da Ali’ye biat ettin. Allah’a yemin olsun ki sen, hilâfette Ali’den daha fazla hak sahibisin.”
Zübeyr: “Ali’ye zorla biat ettirildim. Osman’ın kanını talep etmekten asla geri durmayacağım.”

Ancak aynı literatürde Âişe’yi harekete geçirenlerin Talha ve Zübeyr olduğunu bildiren anlatımlar da bulunmaktadır. Dolayısıyla hareketin öncülüğünün ve karar sürecinin açıklanmasında tek bir rivayet geleneği içinde de farklılıklar görülür. Ahnef b. Kays’tan aktarılan bir rivayet, bu dönemdeki tutum değişikliklerini farklı bir açıdan ele alır. Ahnef, daha önce Talha, Zübeyr ve Âişe’ye kime biat etmesi gerektiğini sorduğunu ve üçünün de kendisine Ali’yi tavsiye ettiğini anlatır. Basra’ya geldiklerinde kendisinden destek istemeleri üzerine Âişe’ye önceki tavsiyesini hatırlattığı belirtilir:

Ahnef: “Ey müminlerin annesi! Allah aşkına söyle! Ben sana: ‘Bana kimi tavsiye edersin?’ diye sorduğumda, sen bana: ‘Ali’yi tavsiye ederim.’ demedin mi? Ben sana: ‘Ona tabi olmamı emredip, bundan razı mısın?’ diye sorduğumda, sen bana: ‘Evet.’ demedin mi?”
Âişe: “Evet. Ancak o değişti.”

Aynı rivayette Talha ve Zübeyr’in de benzer cevaplar verdiği aktarılır. Ahnef ise hem onlarla hem de kendisine biat etmesini tavsiye ettikleri Ali ile savaşmayı reddederek çatışmadan uzak kalmak istediğini bildirmiştir. Sonunda Basra yakınlarına çekildiği ve beraberindeki bir topluluğun da savaşa katılmadığı nakledilir. Âişe’nin Basra’ya gitme kararına karşı çıkanların başında Ümmü Seleme geliyordu. Âişe’nin onu da kendileriyle birlikte hareket etmeye davet ettiği, ancak Ümmü Seleme’nin bu çağrıyı kabul etmeyerek kendisine evinde kalmasını tavsiye ettiği aktarılır. Görüşmeye ve Ümmü Seleme’nin mektubuna ilişkin anlatımlar hem Sünnî hem de İmâmî kaynaklarda bulunmakla birlikte, konuşmaların içeriğinde farklılıklar vardır. Ya‘kūbî’nin aktardığı biçimiyle Âişe, Talha ve Zübeyr’den aldığı bilgileri Ümmü Seleme’ye ileterek şöyle demiştir:

“Amcamın oğlu ve kız kardeşimin kocası bana Osman’ın mazlum olarak öldürüldüğünü bildirdiler. İnsanların birçoğu Ali’nin bey‘atine razı olmamış ve Basra’da bulunan bir topluluk Ali’ye muhalefet etmiş. Sen de bizimle birlikte yola çıksan, belki de Allah bizim elimizle ümmet-i Muhammed’in şu durumunu düzeltir.”

Ümmü Seleme’nin buna karşılığı ise şöyle aktarılır:

“Dinin direği kadınlarla doğrulmaz. Kadınların gayretleri nâmahreme karşı gözlerini kısmak, nefretten, kibirden sıyrılmak ve eteklerini toplamaktır. Allah bana ve sana bu kuralları koydu.”

Bu anlatımda Ümmü Seleme’nin itirazı, peygamber eşlerinin dinî yükümlülükleri ve siyasi çatışmalara katılımları çerçevesinde ifade edilmektedir. Ümmü Seleme’ye atfedilen uzun mektupta da Âişe’nin Muhammed’in eşi olarak konumu vurgulanır. Mektubun bir aktarımında şu ifadeler yer alır:

“Muhakkak ki senin Rasûlullah ile onun ümmeti arasında özel bir yerin var. Bunun hürmetine sana hicâb giydirilmiştir. Kur’ân senin eteğini toplamıştır. Onu açma. Oturmakla emrolunduğun evini bırakıp da çöle çıkma.”

Aynı metinde Ümmü Seleme, Âişe’ye Muhammed’le karşılaştığında bu yolculuğu nasıl açıklayacağını sorar ve evinde kalmasının dine daha fazla hizmet edeceğini savunur. Âişe’nin ise yolculuğunu barış sağlama amacıyla açıkladığı nakledilir:

“Bana yaptığın nasihate gelince iş senin zannettiğin gibi değil. Bu gidiş ne güzel bir gidiştir ki birbirini boğazlamak üzere olan iki Müslüman topluluk korkup bana sığınmıştır. Eğer ben evimde oturursam bunda bir zorluk yoktur. Eğer çıkarsam benim için evimde oturmamdan daha fazlası vardır.”

Diğer aktarımlarda mektuba Hav’eb köpekleriyle ilgili uyarılar da dâhil edilir. Mektubun ve konuşmanın bu farklı biçimleri, tek bir metin olarak değil, ayrı rivayetler olarak nakledilmektedir. Basra’ya ilerleyen topluluk içinde ve dışında hareketin gerekçelerini sorgulayanlar bulunuyordu. Saîd b. Âs ile Mugîre b. Şu‘be’nin, Osman’ın kanını talep etme çağrısıyla topluluğun bazı mensuplarının Osman dönemindeki tutumları arasındaki farklılığa dikkat çektikleri aktarılır. Saîd’in, Talha ve Zübeyr’i Osman’ın ölümünden sorumlu tutan sözler söylediği; Mugîre’nin ise topluluğa geri dönmelerini tavsiye ettiği nakledilir. Hav’eb mevkiinde köpeklerin havlaması üzerine Âişe’nin Muhammed’den işittiği bir uyarıyı hatırlayarak geri dönmek istediği de rivayet edilir. İmâmî kaynaklardaki bir aktarımda şu sözleri söylediği belirtilir:

“Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz. Beni geri çevirin, beni geri çevirin! Burası Resûlullah’ın bana ‘Hav’eb köpeklerinin havladığı kadın sen olmayasın ey Hümeyra!’ dediği yerdir.”

Bazı rivayetlerde yanındakilerin, bulundukları yerin Hav’eb olmadığına dair yemin ederek onu ikna ettikleri ileri sürülür. Ancak bu kişilerin kimlikleri ve sayıları farklı biçimlerde verilir; Abdullah b. Zübeyr, Zübeyr, Talha veya bir topluluk zikredilir. Bu farklılıklar, yolculuğun devamına ilişkin anlatımların ayrıntılarında da görülmektedir. Âişe, Basra yakınlarına geldiğinde şehrin ileri gelenlerinden Zeyd b. Sûhân’a destek istemek üzere bir mektup gönderdi. Zeyd’in cevabında, kendisinin ve Âişe’nin yükümlülüklerinin farklı olduğunu savunduğu aktarılır:

“Muhakkak ki senin emrolunduğun husus ile bizim emrolunduğumuz husus farklıdır: Sen evinde oturmakla emrolundun, biz ise fitne olmayana dek insanlarla savaşmakla emrolunduk. Ancak bakıyorum ki sen emrolunduklarını terk ettiğin gibi bizi de emrolunduklarımızı terk etmemiz için mektup yazıyorsun.”

Ali’nin Basra valisi Osman b. Huneyf ve bazı Basralıların da Âişe’ye geri dönmesini tavsiye ettikleri belirtilir. Câriye b. Kudâme’ye atfedilen konuşmada ise şu çağrı yer alır:

“Eğer bizim üzerimize kendi isteğinle geldiysen kendi evine dön, yok eğer bizim üzerimize zorla getirildiysen yardım isteyebilirsin.”

Bu itirazlar, hareketin yalnızca askerî güçle değil, Âişe’nin toplumsal ve dinî konumuna ilişkin farklı değerlendirmelerle de karşılaştığını göstermektedir. Basra’da Osman b. Huneyf ile Talha ve Zübeyr arasında şehrin yönetimi konusunda anlaşmazlık çıktı. İmâmî kaynaklarda valinin, ikisine Ali’ye yaptıkları biati hatırlattığı ve Osman’ın kanını talep etme yetkilerini sorguladığı anlatılır. Çatışmalar ve anlaşmaların ardından şehrin yönetimi Âişe taraftarlarının eline geçti. Osman b. Huneyf’in dövüldüğü, saç ve sakalının yolunduğu ve daha sonra Ali’nin yanına gittiği nakledilir. Âişe’nin Basralılara yaptığı konuşmalarda Osman’ın öldürülmesini kınadığı, sorumluların cezalandırılmasını ve halifeliğin yeniden şûraya bırakılmasını istediği aktarılır. Bu çağrıların halkın bir bölümünde destek bulduğu, başka bir bölümünün ise hem gerekçelere hem de Âişe’nin bu girişimdeki rolüne karşı çıktığı belirtilir.

Savaş öncesindeki görüşmeler

Ali’nin Basra’ya yaklaşmasıyla taraflar arasında elçiler ve mektuplar aracılığıyla görüşmeler yapıldı. Ancak bu temasların içeriği, barış teklifinin hangi taraftan geldiği ve ne ölçüde sonuç verdiği konusunda rivayetler farklılaşmaktadır. Bazı anlatımlarda iki tarafın da uzlaşmaya yaklaştığı belirtilirken, bazı İmâmî aktarımlarda Ali’nin tekliflerinin Âişe ve beraberindekiler tarafından reddedildiği ileri sürülür. Seyyid Murtazâ el-Askerî’nin aktardığı bir mektupta Ali’nin Talha ve Zübeyr’e biatlerini hatırlattığı, Âişe’ye ise evine dönmesi çağrısında bulunduğu belirtilir. İbn Kuteybe’ye nispet edilen el-İmâme ve’s-siyâse adlı eserden nakledilen cevapta Âişe’ye şu sözler atfedilir:

“Ey Ebû Tâlib’in oğlu! Yaptığımız işi kınama. Nasihat etme. Bizler asla senin emrine girmeyeceğiz. Elinden geleni ardına koyma. Vesselam.”

Buna karşılık bazı anlatımlarda Âişe’nin cevap vermediği, diğerlerinde ise barış talebinin onun bulunduğu taraftan geldiği belirtilir. Ali’nin Talha ve Zübeyr’le doğrudan görüştüğünü bildiren rivayetlerde, biatin bağlayıcılığı ve Müslümanların birbirleriyle savaşması üzerinde durulur. Ali’nin Talha’ya Âişe’yi neden yanında getirdiğini sorduğu ve önceki biatini hatırlattığı aktarılır:

Ali: “Ey Talha! Sen Hz. Peygamber’in eşini yanına alıp onu kendine kalkan olarak kullanıyorsun da kendi eşini evde saklıyorsun değil mi? Sen bana biat etmemiş miydin?”
Talha: “Sana biat ettiğimde kılıçlar boynumun üzerinde tutulmuştu.”

Zübeyr’le konuşmasında ise Ali’nin, Muhammed’in daha önce Zübeyr’e kendisiyle haksız yere savaşacağını söylediğini hatırlattığı nakledilir. Zübeyr’in cevabı şöyle aktarılır:

“Vallahi doğrudur! Şu anda Hz. Peygamber’in söylediklerini hatırladım. Eğer bunları daha önce hatırlamış olsaydım kesinlikle buraya gelmezdim. Bundan sonra da ebediyen sana karşı savaşmayacağım.”

Bu görüşmelere ilişkin rivayetler modern çalışmalarda farklı değerlendirilmiştir. Bazı araştırmalarda uzlaşma arayışlarının bir parçası olarak ele alınırken, bazılarında tarafları sonradan pişman olmuş kişiler olarak gösteren anlatımların güvenilirliği sorgulanmıştır. Zübeyr’in görüşmeden sonra Âişe’ye ayrılmak istediğini söylediği de nakledilir:

“Ben dünyaya geldiğim günden beri bugünkü kadar şu anda bulunduğum yerin benim olmadığım ve burada durmamam gerektiğini hissetmiş değildim.”

Âişe’nin ne yapmak istediğini sorması üzerine Zübeyr’in, “Sizi olduğunuz gibi bırakıp hemen gitmek istiyorum.” dediği aktarılır. Bazı rivayetlerde oğlu Abdullah b. Zübeyr’in buna karşı çıktığı, savaşmama yeminine kefaret ödeyerek kalmasını istediği belirtilir. Başka anlatımlarda ise Zübeyr’in tutumunu değiştirmesi, Ammâr b. Yâsir’i Ali’nin yanında görmesiyle ilişkilendirilir. Bu farklı rivayetler, onun savaştan çekilme kararının zamanı ve gerekçesi konusunda ortak bir açıklama sunmamaktadır. Çatışmanın hangi tarafın girişimiyle başladığı, Cemel Savaşı hakkındaki başlıca tartışma konularından biridir. Bazı kaynaklarda ilk saldırının Âişe taraftarlarından geldiği, Ali’nin ordusuna yönelen saldırılar veya barış çağrısı yapan bir kişinin öldürülmesi üzerine savaş emri verdiği anlatılır. Şeyh Müfîd’in aktardığı bir rivayette, Ali’nin mushafla gönderdiği kişinin Âişe’nin emriyle öldürüldüğü ileri sürülür. Diğer anlatımlarda ise görüşmelerden sonuç alamayan Ali’nin ordusuna saldırı emri vermesi savaşın başlangıcı olarak gösterilir. Taberî’de yer alan başka bir rivayette, barış beklentisi sürerken askerlerin yanındaki çocuklar arasında başlayan sataşmaların kölelere ve diğer kişilere yayılmasıyla çatışmanın büyüdüğü belirtilir. Bu anlatımda savaş, tarafların önceden aldığı ortak bir saldırı kararından ziyade denetimden çıkan bir gerginlikle açıklanır.Seyf b. Ömer’den aktarılan anlatımda ise iki tarafın anlaşmaya yaklaştığı, ancak Osman’ın öldürülmesine karışanların barıştan sonra cezalandırılmaktan korktuğu ileri sürülür. Buna göre bu grup, gece gizlice toplanarak sabaha karşı iki tarafa saldırmış; her iki ordu da karşı tarafın anlaşmayı bozduğunu düşünerek savaşa girmiştir. Rivayette Talha ve Zübeyr’in şu sözleri söylediği nakledilir:

“Evet, Hz. Ali’nin niyetinin farklı olduğunu ve bizi kandırıp kanlarımızı dökmek istediğini anladık.”

Ali’ye de benzer biçimde şu sözler atfedilir:

“Hz. Talha ve Hz. Zübeyr’in bizim kanlarımızı dökmeden buradan ayrılmayacaklarını ve bize asla uymayacaklarını anladım.”

Bu anlatımda savaşın sorumluluğu, iki ordunun önderlerinden çok barışı engellemek isteyen üçüncü bir gruba yüklenmektedir. Seyf b. Ömer’in Abdullah b. Sebe ve taraftarlarıyla ilişkilendirilen bu anlatımı modern araştırmalarda tartışılmıştır. Bazı araştırmacılar, ordulardaki disiplin sorunları ve cezalandırılma kaygısı taşıyan kişilerin varlığı nedeniyle böyle bir girişimi mümkün görmüştür. Diğerleri ise anlatımın, savaşan sahâbîleri sorumluluktan uzaklaştırma amacı taşıyabileceğini savunmuş; özellikle çatışmanın bütün sorumluluğunun tek bir kişi veya gruba yüklenmesine itiraz etmiştir. Abdullah b. Sebe’nin tarihsel varlığıyla Cemel Savaşı’nın başlamasında kendisine atfedilen rol de bu tartışmalarda birbirinden ayrılması gereken meselelerdir. Orduların büyüklüğü konusunda farklı rakamlar verilmekle birlikte, yaygın aktarımlardan birinde Ali’nin yanında yaklaşık yirmi bin, Âişe taraftarları arasında ise otuz bin kişi bulunduğu belirtilir. Süleym b. Kays’a nispet edilen başka bir anlatımda bu sayılar sırasıyla on iki bin ve yirmi bin yüz olarak kaydedilir. Bu rakamlar, kesin sayımlardan ziyade farklı kaynakların aktardığı tahminlerdir. Âişe’nin çatışmanın başlangıcındaki konumu da farklı anlatılır. Bazı rivayetlerde ordunun önünde bulunduğu belirtilirken, bazılarında başlangıçta Huddân Mescidi çevresinde konakladığı ve Basra kadısı Kâ‘b b. Sûr’un çağrısıyla savaş alanına geldiği aktarılır. Bu ikinci anlatımda Kâ‘b’ın şöyle dediği nakledilir:

“Ey müminlerin annesi! Bu adamlar savaşmaktan bir türlü vazgeçmiyorlar. Belki Allah senin vasıtanla sulhu temin eder.”

Bunun üzerine Âişe’nin zırhlarla korunan hevdecine binerek çatışma alanına geldiği belirtilir. Bazı İmâmî anlatımlarda ise savaşın başından itibaren ordunun başında bulunduğu ve askerleri Ali’ye karşı mücadeleye yönelttiği vurgulanır. Kâ‘b b. Sûr’un eline bir mushaf alarak savaşanları Kur’an’ın hükmüne çağırdığı, ancak atılan oklarla öldürüldüğü aktarılır. Âişe’nin ona verdiği talimat bir rivayette şöyledir:

“Şu devenin önünden çekil ve al şu Kur’an’ı insanları ona davet et.”

Çatışmaların hevdecinin çevresine ulaşması üzerine Âişe’nin taraflara hesap gününü hatırlattığı ve Osman’ın öldürülmesinden sorumlu olanlara beddua ettiği belirtilir. Ali’nin de bu sesleri duyduğunda “Allah’ım, Osman’ın katillerine lanet et.” dediği nakledilir. Savaş ilerledikçe Âişe’nin devesi taraftarlarının toplandığı merkez hâline geldi. Kaynaklarda Âişe’nin çevresindeki kabileleri sorduğu, onları yerlerinde kalmaya ve çarpışmaya teşvik ettiği anlatılır. Ezd kabilesinin yanında bulunduğunu öğrenince “Ey Gassân oğulları! Daha önce işitmiş olduğumuz kahramanlıklarınızı bugün de koruyunuz.” diye seslendiği nakledilir. Bu rol, İmâmî müellifler tarafından Âişe’nin savaşın yürütülmesindeki sorumluluğunu vurgulamak için kullanılmıştır. İbn Tâvûs ve İbnü’l-Mutahhar el-Hillî gibi müellifler, onu destekleyenlerin Ali’ye karşı savaşmasını eleştirmiştir. Buna karşılık diğer anlatımlarda, Âişe’nin başlangıçtaki barış sağlama beklentisiyle savaş sırasında fiilen üstlendiği rol arasında farklılık bulunduğu üzerinde durulur. Talha’nın savaş sırasında bacağına isabet eden bir okla yaralandığı ve kan kaybı sonucunda öldüğü aktarılır. Bazı rivayetlerde savaş alanına yakın bir eve götürüldüğü, bazılarında ise alanda öldüğü belirtilir. Oku kimin attığı konusunda da farklı anlatımlar bulunmaktadır. Yaygın rivayetlerden birinde, aynı tarafta bulunan Mervân b. Hakem’in Talha’yı Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak vurduğu ileri sürülür; diğerlerinde okun nereden geldiği belirtilmez. Zübeyr’in ise savaş alanından ayrıldıktan sonra Vâdissibâ’da Amr b. Cürmûz tarafından öldürüldüğü nakledilir. Ölümünün namaz kıldığı veya uyuduğu sırada gerçekleştiğini bildiren farklı rivayetler vardır. Savaş alanından ayrılmasının Ali ile görüşmesine, Ammâr b. Yâsir hakkındaki bir hadisi hatırlamasına veya çatışmanın aldığı biçimden etkilenmesine bağlandığı görülür. Bu sebeplerin bir bölümü rivayetlerde, bir bölümü ise sonraki yorumlarda yer almaktadır. Amr b. Cürmûz’un Zübeyr’in kılıcını Ali’ye getirdiği ve Ali’nin bu ölümden üzüntü duyduğu aktarılır. Ali’nin kılıcı görünce “Rasûlullah’tan birçok sıkıntıları gideren kılıç.” dediği, ardından onu Âişe’ye gönderdiği belirtilir. Talha’nın ölümü karşısında da üzüntüsünü ifade ettiği ve savaşta ölen tanıdıklarına dua ettiği nakledilir. Talha’nın yaralanması ve Zübeyr’in ayrılmasının ardından Âişe’nin devesinin çevresindeki çarpışmalar yoğunlaştı. Devenin ayakta kalması hem Âişe’nin korunması hem de taraftarlarının dağılmaması bakımından önem taşıyordu. Yularını tutanların art arda öldürüldüğü, farklı kabilelerden kişilerin onların yerini aldığı anlatılır. Kaynaklar bu kişilerin sayılarını farklı vermekle birlikte, çatışmanın bu noktada yoğunlaştığı konusunda birleşmektedir. Abdullah b. Zübeyr’in de yuları tutanlar arasında bulunduğu, Âişe’nin bunu öğrenince kız kardeşi Esmâ için kaygılandığı aktarılır. Abdullah ile Mâlik el-Eşter arasında şiddetli bir çarpışma yaşandığı ve Abdullah’ın yaralandığı belirtilir. Rivayetlerde aldığı yaraların sayısı farklı biçimlerde verilir. Mervân da yaralananlar arasındaydı. Çatışmanın devenin çevresinde sürmesi üzerine Ali’nin devenin yere düşürülmesini emrettiği nakledilir. Mâlik el-Eşter’e atfedilen anlatımda Ali’nin şu sözleri söylediği belirtilir:

“Devenin ayaklarını kesiniz. Eğer deve yere çöktürülür ve ayakları kesilirse onlar tamamen dağılır giderler.”

Devenin bacaklarına vurularak yere düşürülmesinin ardından Âişe taraftarları dağıldı. Hevdeci savaş alanından uzaklaştırıldı; kardeşi Muhammed b. Ebû Bekir ile Ammâr b. Yâsir’in bu işte görev aldığı aktarılır. Böylece savaş Ali’nin üstünlüğüyle sona erdi. Âişe’nin hevdecine çok sayıda ok saplandığı, kolunda veya başında yaralar bulunduğu yönünde rivayetler vardır. Ali’nin Muhammed b. Ebû Bekir’e kardeşinin durumunu kontrol etmesini söylediği, ardından kendisinin de Âişe’ye gelerek hâlini sorduğu aktarılır. Bazı anlatımlarda bu görüşme kısa ve sakin bir konuşma olarak, bazılarında ise karşılıklı sitemlerin dile getirildiği bir karşılaşma olarak nakledilir. Savaşta ölenlerin sayısı konusunda kaynaklar arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Yedi bin, on bin, on üç bin, on sekiz bin, yirmi bin ve otuz bin gibi toplamlar aktarılmıştır. Bazı İmâmî eserlerde iki tarafın kayıpları ayrı ayrı verilmiş; Şeyh Müfîd Âişe tarafında on üç bin, Ali tarafında beş bin kişinin öldüğünü kaydetmiştir. Diğer müelliflerin verdiği sayılar bunlardan farklıdır. Modern çalışmalarda çok daha düşük tahminler de ileri sürülmüştür. Bu nedenle kayıplar için kesin bir sayı belirlemek güçtür. Savaşın ardından Ali’nin kaçanların takip edilmemesini, yaralıların öldürülmemesini ve evlere girilmemesini emrettiği aktarılır. Bu emirler hem Sünnî hem de İmâmî anlatımlarda yer almaktadır. Yaralıların Basra’ya götürüldüğü, Ali’nin de ölenlerin cenaze namazlarını kıldığı belirtilir. Karşı tarafın malları ve aileleri hakkında nasıl işlem yapılacağı da tartışma konusu oldu. Bir rivayette Ali’ye, savaşmanın kabul edildiği kişilerin neden esir alınamadığı ve mallarının neden bütünüyle ele geçirilemediği sorulur. Ali’nin cevabı şöyle aktarılır:

“Hanginiz payına müminlerin annesi Âişe’nin düşmesini ister? Allah’ın birliğini kabul eden kimseler esir edilemezler. Mallarından da kendisiyle savaştıkları silah ve bineklerinden başka ganimet alınmaz. Bilginiz olmayan konularla uğraşmayı bırakın da size emredileni yapın.”

Bu anlatımlarda savaşta kullanılan silah ve binekler ile ailelerin ve diğer malların durumu birbirinden ayrılır. Âişe, kardeşi Muhammed tarafından Basra’da Abdullah b. Halef el-Huzâî’nin evine götürüldü. Yaralı Abdullah b. Zübeyr’in hayatta olduğunu öğrenmesinin ardından onun da yanına getirilmesini istediği aktarılır. Bazı rivayetlerde bu haberi getirene ödül verdiği ve şükür secdesinde bulunduğu belirtilir. Ali’nin, Âişe’ye Medine’ye dönmesi gerektiğini bildirmek üzere Abdullah b. Abbas’ı gönderdiği nakledilir. İbn Abbas’ın izinsiz içeri girmesi ve oturması üzerine Âişe’nin itiraz ettiği anlatılır:

Âişe: “Ey İbn Abbâs! İki defa sünneti çiğnedin. İlkinde izinsiz evime girdin. İkincisinde ise benim iznim olmadan benim eşyalarımın üzerine oturdun.”
İbn Abbas: “Biz sünneti senden daha iyi biliriz. Burası senin evin değil! Senin evin Rasûlullah’ın sana bıraktığı ve Kur’an’ın senin içerisinde oturmanı emrettiği yerdir.”

İmâmî kaynaklarda aynı konuşmanın daha uzun ve sert ifadeler içeren biçimleri de bulunmaktadır. Bazı aktarımlarda tartışma, Ali’nin halifelik unvanının kabul edilmesi meselesine kadar uzanır. Ali ile Âişe arasında geçtiği bildirilen görüşmeler de farklı biçimlerde aktarılır. Bazı rivayetlerde Ali’nin yolculuğundan dolayı onu eleştirdiği, Âişe’nin ise üstünlüğü elde eden taraf olarak kendilerine iyi davranmasını istediği belirtilir:

“Ey Ebû Tâlib’in oğlu! Zafer kazandın. Buna karşılık bize iyilikle muamele et.”

Başka bir aktarımda aynı talep, “Ey Ebû Tâlib’in oğlu! Kudreti eline geçirdin, öyleyse yumuşak davran.” şeklindedir. Bu görüşmelerin ardından Âişe’nin geri dönmeyi kabul ettiği nakledilir. Ali’nin Âişe’ye hakaret edilmesine karşı çıktığına ilişkin rivayetler de vardır. Bir anlatımda, bulunduğu evin dışında ona hakaret eden iki kişinin cezalandırılmasını emrettiği belirtilir. Ayrıca savaşta yakınlarını kaybeden kadınların kendisine yönelik sert sözlerine karşılık vermediği aktarılır. Âişe’nin dönüş yolculuğu için gerekli binek, yiyecek ve diğer ihtiyaçların Ali tarafından sağlandığı belirtilir. Yanına bir kadın topluluğu verildiği konusunda kaynaklar birleşmekle birlikte, bu kadınların sayısı kırk veya yetmiş olarak aktarılır. Bazı rivayetlerde kadınların yolculuk sırasında erkek kıyafetleri giydikleri, Âişe’nin başlangıçta onların kadın olduğunu bilmediği anlatılır. Kardeşi Muhammed b. Ebû Bekir’in de yolculukta ona eşlik ettiği kaydedilir. Basra’dan ayrılmadan önce Âişe ile Ali’nin topluluğa hitap ettiğini bildiren bir rivayette, Âişe’nin aralarındaki anlaşmazlığın başkaları arasında düşmanlığa dönüşmemesini istediği aktarılır:

Âişe: “Ey oğullarım! Hiçbiriniz diğer bir kardeşine bizden ötürü asla serzenişte bulunmasın. Vallahi daha önce benimle Ali arasında meydana gelen olay, her ailede bir kadın ile hısımları arasında meydana gelen dedikodulardan başka bir şey değildi.”
Ali: “Evet, doğru söyledi. Benimle onun arasında bundan başka hiçbir çekişme söz konusu değildi. Şunu da çok iyi biliniz ki o sizin Peygamberiniz’in dünyada ve ahirette zevcesidir.”

Aynı anlatımda Ali’nin onu bir süre yol boyunca uğurladığı belirtilir. Dönüş güzergâhı konusunda da farklı aktarımlar vardır. Bazı kaynaklar Âişe’nin Medine’ye döndüğünü belirtirken, başka bir anlatımda önce Mekke’ye gittiği, hac ibadetini tamamladıktan sonra Medine’ye yerleştiği kaydedilir.

Pişmanlığına ilişkin rivayetler ve sonraki siyasi tutumu

Âişe’nin Cemel Savaşı’na katılmaktan duyduğu pişmanlığı dile getirdiğine ilişkin çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Ahzâb suresinin peygamber eşlerine evlerinde kalmalarını bildiren ayeti okunduğunda ağladığı nakledilir. Kendisine atfedilen sözlerden bazıları şöyledir:

“Keşke Basra’ya gitmeyip evimde otursaydım. Bu bana Rasûlullah’tan Abdurrahman b. Hâris b. Hişâm gibi on çocuğum olmasından bile daha sevimli gelirdi.”

Başka bir rivayette ise “Keşke yaş bir dal olsaydım da bu sefere çıkmasaydım.” dediği belirtilir. Muhammed’in yanına değil, diğer eşlerinin bulunduğu Bakī‘ Mezarlığı’na defnedilmesini istemesi de bazı anlatımlarda bu pişmanlıkla ilişkilendirilir. Buna karşılık bazı İmâmî müellifler, Âişe’nin pişmanlığını kabul etmemiş veya ağlamasını savaşa katılmasından değil yenilmesinden duyduğu üzüntü olarak yorumlamıştır. Bu değerlendirmelerde, Ali’nin halifeliğini kabul etmediğini ya da ona yönelik olumsuz tutumunu sürdürdüğünü ileri süren rivayetlere başvurulmuştur. Dolayısıyla pişmanlık bildiren sözlerin aktarılması ile bu sözlerin nasıl yorumlandığı, kaynaklarda ayrı tartışma konularıdır. Ali’nin ölüm haberine sevindiğini veya onu öldüren kişiye duyduğu yakınlık sebebiyle bir kölesine aynı adı verdiğini ileri süren anlatımlar da bazı İmâmî eserlerde kullanılmıştır. Ancak bunlar, Âişe’nin pişman olmadığı görüşünü desteklemek için nakledilen tartışmalı rivayetlerdir. Pişmanlık ve dua anlatımlarıyla birlikte değerlendirildiklerinde, sonraki müelliflerin onun Ali ile ilişkisine dair farklı tasvirler geliştirdikleri görülmektedir. Cemel’den sonra Âişe’nin doğrudan siyasi mücadeleye katılımı azaldı; buna rağmen gelişmelerle ilgilenmeyi sürdürdü. Nehrevan Savaşı ve Ali’nin Hâricîlerle mücadelesi hakkında bilgi edinmeye çalıştığı, bazı haberleri farklı tanıklardan doğrulatmak istediği aktarılır. Sıffîn Savaşı’ndan sonra kendisine gelen bir elçiye de savaşta kimlerin öldüğünü sorduğu ve Ammâr b. Yâsir’in ölümünü bu şekilde öğrendiği belirtilir. Bu haberler, siyasi gelişmeleri takip etmeyi sürdürdüğünü göstermekle birlikte, her olay karşısındaki tutumunu ayrıntılarıyla ortaya koymamaktadır.Cemel Savaşı, sahâbenin konumu, büyük günah, siyasi otoriteye karşı çıkma ve dinî sorumluluk konularındaki sonraki tartışmalarda önemli yer tuttu. Sünnî literatürde farklı yaklaşımlar gelişti. Bazı âlimler Ali’nin haklı, karşı tarafın hatalı olduğunu belirtirken, bu hatanın onları İslâm dışına çıkarmadığını savundu. Başka bir yaklaşımda ise olaylar içtihat farklılığı çerçevesinde değerlendirildi veya taraflar hakkında hüküm vermekten kaçınıldı. Ali’ye atfedilen bir konuşma, karşı tarafın dinî konumuna ilişkin değerlendirmelerde kullanılmıştır:

“Peki, münafıklar mı?” diye sorulduğunda Ali: “Münafıklar Allah’ı pek az anarlar.” dedi.
“Öyleyse onlar kimdir?” diye sorulduğunda ise: “Bize başkaldıran kardeşlerimizdir.” diye cevap verdi.

Bu anlatım, siyasi ve askerî karşıtlığın dinî aidiyetten ayrı değerlendirilebileceği görüşüne dayanak oluşturmuştur. Mu‘tezile geleneğinde Vâsıl b. Atâ’ya atfedilen görüşte, karşı karşıya gelen taraflardan birinin hatalı olduğu düşüncesi şahitliklerinin değerlendirilmesine yansıtılmıştır. Kendisine atfedilen sözde Ali ile Talha’nın birlikte tanıklık etmesi durumunda, ikisinden birinin fâsık olduğu gerekçesiyle bu tanıklığı kabul etmeyeceği belirtilir. Hâricî yaklaşımlarda ise çatışmalara katılanların durumu, büyük günah ve tekfir anlayışı çerçevesinde ele alınmıştır. İmâmî literatürde Ali’ye karşı savaşılması ağır biçimde eleştirilmiş; bazı müellifler Âişe ve beraberindekileri fâsıklıkla, bazıları ise küfürle nitelendirmiştir. Bazı metinlerde Ali’ye, Âişe’nin Muhammed’le evlilik bağını sona erdirme yetkisi tanındığını ileri süren rivayetlere de yer verilmiştir. Bu anlatımlar, savaşın sonraki mezhebî yorumlarında Âişe’nin dinî konumunun nasıl tartışıldığını yansıtmaktadır; bütün Şiî müelliflerin aynı değerlendirmeyi paylaştığı anlamına gelmemektedir.

Hasan’ın ölümü ve defin yeri tartışması

Ali b. Ebû Tâlib’in ölümünden sonra halife seçilen Hasan, 661 yılında yönetimi bir anlaşmayla Muâviye’ye bıraktı. Âişe’nin Hasan’ın kısa süren halifeliği sırasındaki faaliyetleri hakkında sınırlı bilgi bulunmakla birlikte, Hasan’ın ölümünün ardından nereye defnedileceği konusunda yaşanan anlaşmazlıkta adı geçmektedir. Kaynaklarda 669 yılında öldüğü belirtilen Hasan’ın Muhammed’in yanına defnedilmesi meselesi, Âişe’nin tutumuna ilişkin birbirinden farklı rivayetlere konu olmuştur. Hasan’ın son isteğinin ne olduğu ve defin için Âişe’den izin istenip istenmediği konusunda farklı anlatımlar bulunmaktadır. Sünnî kaynaklarda aktarılan bir rivayete göre Hasan, ölümünden önce Muhammed’in yanına defnedilmek istediğini Âişe’ye bildirmiş ve ondan izin almıştır. Başka bir aktarımda ise izin isteyen kişi kardeşi Hüseyin olarak gösterilir. Bu anlatımların ortak noktası, Âişe’nin Hasan’ın Muhammed’in yanına defnedilmesini kabul etmiş olmasıdır. İmâmiyye Şîası kaynaklarında ise Hasan’ın vasiyetine ilişkin farklı rivayetler yer alır. Küleynî’nin el-Kâfî adlı eserinde Muhammed el-Bâkır’a nispet ederek aktardığı anlatımda Hasan, kardeşinden cenazesini önce Muhammed’in kabrine götürmesini, ardından Bakī‘ Mezarlığı’na defnetmesini ister:

“Ey kardeşim! Sana bir vasiyette bulunacağım, onu mutlaka yerine getir. Vefat ettikten sonra beni güzelce hazırla ve biatımı yenilemem için Resûlullah’a götür. Resûlullah’tan sonra anneme götür. Daha sonra beni Bakī‘ mezarlığına götürüp defnet.”

Bu rivayette Muhammed’in kabrine götürülme amacı, oraya defnedilmekten ziyade veda ve biatin yenilenmesi olarak açıklanır. Buna karşılık İbn Rüstem et-Taberî’nin Ca‘fer es-Sâdık’a nispet ettiği başka bir rivayette Hasan’ın, “Beni dedemin kabrinin yanına götürüp oraya defnet.” dediği aktarılır. Dolayısıyla cenazenin Muhammed’in kabrine götürülmesinin amacı konusunda İmâmî anlatımlar arasında da farklılık bulunmaktadır. Hasan’ın ölümünden sonra cenazesinin Muhammed’in bulunduğu odaya defnedilmesine karşı çıkanların kimliği, olayın farklı aktarımlarındaki temel ayrılıklardan biridir. Âişe’nin izin verdiğini bildiren anlatımlarda karşı çıkanlar Mervân b. Hakem ve bazı Emevî ailesi mensuplarıdır. Bu kişilerin, Osman b. Affân’ın Muhammed’in yanına defnedilmemesini gerekçe gösterdikleri aktarılır:

“Hasan’ın, Rasûlullah’ın yanına defnedilmesine müsaade etmeyiz. Osman, Huşşü Kevkeb’e defnedilsin de Hasan, Rasûlullah’ın yanına defnedilsin, olur mu böyle şey?”

Bu anlatımda anlaşmazlık, Âişe’nin verdiği izne rağmen cenazenin defnine müdahale edilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Küleynî’nin aktardığı rivayette ise cenazenin Muhammed’in kabrinin yanına getirildiği haberini alan Âişe’nin, bir katıra binerek mescide geldiği ve defin işlemine karşı çıktığı ileri sürülür. Kendisine şu sözler atfedilir:

“Oğlunuzu evimden uzaklaştırın! Kesinlikle evime defnedilmeyecek. Resûlullah’ın saygınlık perdesine leke sürüyor.”

Aynı rivayette Hüseyin’in, Ebû Bekir’in daha önce bu odaya defnedilmesini gündeme getirerek Âişe’ye karşılık verdiği anlatılır. Bu aktarım, cenazenin Muhammed’in kabrine götürülmesini bir ziyaret olarak açıklarken, Âişe’nin bunu defin girişimi olarak değerlendirdiğini ileri sürmektedir. İbn Rüstem et-Taberî’nin aktardığı biçimde ise Âişe’ye haberi veren ve onu müdahale etmeye teşvik eden kişi Mervân’dır. Rivayette Mervân’ın şöyle dediği nakledilir:

“Ey müminlerin annesi! Hüseyin, kardeşi Hasan’ı dedesinin yanına defnetmek istiyor. Allah’a yemin olsun ki eğer bunu yaparsa babanın ve dostu Ömer’in itibarı kıyamet gününe dek yok olacaktır.”

Bu anlatımda Âişe’nin kullanacağı katırın da Mervân tarafından sağlandığı ileri sürülür. Âişe’nin olay yerine geldikten sonra “Vallahi evime sevmediğim birisinin girmesine müsaade etmem.” dediği aktarılır. Böylece Mervân, bazı anlatımlarda defin işlemine doğrudan karşı çıkan kişi, bu rivayette ise Âişe’yi harekete geçiren kişi olarak yer almaktadır. Âişe’nin defin işlemine karşı çıktığını bildiren rivayetlerde, kendisine yöneltilen eleştiriler sıklıkla Cemel Savaşı ile ilişkilendirilir. Küleynî’nin naklettiği bir anlatımda Muhammed b. Hanefiyye’nin şöyle dediği aktarılır:

“Ey Âişe, bir gün katırın üzerindesin, başka bir gün devenin üzerinde. Yeryüzünü Hâşimoğullarına düşmanlıkla doldurma.”

Başka bir aktarımda benzer sözleri söyleyen kişi Abdullah b. Abbas olarak gösterilir:

“Ey Hümeyra! Uzun zamandır seni görmüyorduk. Bir gün devenin üzerindesin başka bir gün katırın üzerinde.”

Bu sözlerde deveye yapılan gönderme, Âişe’nin Cemel Savaşı’ndaki konumuyla; katıra yapılan gönderme ise Hasan’ın cenazesine müdahale ettiği ileri sürülen anlatımla bağlantılıdır. İbn Abbas’a atfedilen bir şiirde de hem bu karşılaştırma hem de odanın mülkiyeti üzerindeki anlaşmazlık dile getirilir:

Bindin katıra, bindin deveye,
Şayet çok yaşasaydın benzerdin fil’e.
Sana vardır malın dokuzda biri,
Ancak sen tamah ettin hepsini.

Bu şiir, ilgili kaynaklarda Âişe’nin odanın tamamı üzerinde tasarrufta bulunmasına yönelik bir itiraz olarak yorumlanmıştır. Bununla birlikte, eleştiriyi dile getiren kişinin kimliği, kullanılan sözler ve Hasan’ın vasiyetinin içeriği farklı rivayetlerde değişmektedir. Defin yeri konusundaki anlaşmazlığın silahlı bir çatışmaya dönüşme tehlikesi doğurduğu aktarılır. Bir anlatıma göre Hüseyin ve Emevî ailesi mensupları silahlanmış; Sa‘d b. Ebû Vakkâs, Ebû Hüreyre, Câbir b. Abdullah ve Abdullah b. Ömer Hüseyin’e savaşmamasını tavsiye etmiştir. Hüseyin’in bu tavsiyeye uyarak kardeşini Bakī‘ Mezarlığı’na defnettiği belirtilir. Bazı İmâmî rivayetlerde ise çatışmadan vazgeçilmesi, Hasan’ın ölümünden önce kendisi için kan dökülmemesini istemesiyle açıklanır. Bu anlatımlarda Hüseyin’in, kardeşinin vasiyetini yerine getirmek amacıyla Muhammed’in yanına defin konusunda ısrar etmediği belirtilir. Böylece farklı kaynaklar, anlaşmazlıkta Âişe’nin ve Mervân’ın rolünü farklı biçimlerde aktarmalarına rağmen, Hasan’ın cenazesinin nihayetinde Bakī‘ Mezarlığı’na defnedildiğini kaydetmektedir.

Muâviye dönemindeki hayatı ve ilişkileri

Âişe, Cemel Savaşı’ndan sonra doğrudan askerî ve siyasi mücadeleye katılmaktan uzaklaşmakla birlikte, yönetimle ilişkilerini ve siyasi gelişmelere ilgisini sürdürdü. Muâviye b. Ebû Süfyân döneminde kendisine gönderilen hediyeleri kabul etti, halifeyle mektuplaştı ve bazı uygulamalara yönelik eleştirilerini dile getirdi. Kardeşi Muhammed b. Ebû Bekir’in öldürülmesi, Hucr b. Adî ve arkadaşlarının idamı ile Yezid’in veliaht ilan edilmesi, aralarındaki ilişkilerde öne çıkan meselelerdi.

Bu ilişkiler sonraki müellifler tarafından farklı biçimlerde değerlendirilmiştir. Bazı anlatımlarda Âişe’nin yöneticilere tavsiyelerde bulunan ve gerektiğinde itiraz eden konumu öne çıkarılırken, bazı İmâmiyye Şîası müellifleri Muâviye ile yakınlığını maddi çıkarlar ve Ali b. Ebû Tâlib’e karşı ortak siyasi tutumla açıklamıştır. Bununla birlikte aynı kaynaklarda, Âişe’nin Muâviye’nin kararlarına karşı çıktığını bildiren rivayetler de bulunmaktadır.

Muhammed b. Ebû Bekir’in öldürülmesi

Âişe ile Muâviye arasındaki ilişkileri etkileyen olaylardan biri, Muâviye’nin halifeliğinden önce, 658 yılında Muhammed b. Ebû Bekir’in Mısır’da öldürülmesiydi. Ali’nin Mısır valisi olan Muhammed, Amr b. Âs’ın komutasında bölgeye gönderilen kuvvetler karşısında yenildi. Ardından Muâviye b. Hudeyc tarafından yakalanarak öldürüldü. Cesedinin bir eşek leşinin içine konularak yakıldığı nakledilir.

Muhammed’in çocukları Kāsım ve Kureybe, amcaları Abdurrahman b. Ebû Bekir tarafından Mısır’dan Medine’ye getirildi. Hem Abdurrahman’ın hem de Âişe’nin çocukların bakımını üstlenmek istediği, çocukların bir süre Âişe’nin yanında büyüdüğü ve daha sonra amcalarına teslim edildiği aktarılır.

Kardeşinin ölümü üzerine Âişe’nin Muâviye ve Amr b. Âs’a beddua ettiğini bildiren rivayetler bulunmaktadır. Daha sonraki bir ziyarette Muâviye’ye bu olayın hesabını sorduğu da nakledilir:

Âişe: “Kardeşim Muhammed’i öldürdükten sonra seni öldürmesi için buraya bir adam gizlemediğimden nasıl emin oldun?”
Muâviye: “Doğru söyledin.”

Konuşmanın başka aktarımlarında Muâviye’nin “Sen bunu yapmazsın.” veya “Ben beytü’l-emândayım.” dediği belirtilir. Bu farklı cevaplar, görüşmenin tek bir biçimde aktarılmadığını göstermektedir.

Muhammed’in ölümünün Âişe’nin sonraki tutumuna etkisi, İmâmî literatürde de tartışılmıştır. Bazı müellifler bu olayın Muâviye’ye karşı düşmanlık doğurduğunu savunurken, bazıları Âişe’nin daha sonra onunla ilişkilerini sürdürmesini eleştirmiştir. Özellikle hediyeleri kabul etmesi, kardeşinin ölümüne rağmen siyasi ve maddi ilişkilerinden vazgeçmediği biçiminde yorumlanmıştır.

Buna karşılık, Âişe’nin kişisel kaybıyla yöneticilerin uygulamalarına ilişkin değerlendirmelerini ayırdığını gösteren anlatımlar da vardır. Mısır’dan gelen bir ziyaretçiye Amr b. Âs’ın halka nasıl davrandığını sorduğu, ziyaretçinin onun ihtiyaç sahiplerine yardım ettiğini söylemesi üzerine şu karşılığı verdiği nakledilir:

“Bana bak! Rasûlullah’tan işittiğim bir şeyi sana haber vermekten, onun kardeşim Muhammed b. Ebû Bekir’e yaptıkları beni menedemez. Rasûlullah: ‘Allah’ım! Bir kimse ümmetimin işlerinden bir vazife alır da onlara zorluk gösterirse sen de ona zorluk göster! Bir kimse ümmetimin işlerinden bir vazife alır da onlara hoş muamele ederse, sen de ona hoş muamele eyle.’ buyurdu.”

Bu rivayette Âişe, kardeşinin ölümüne atıfta bulunmakla birlikte, yöneticilerin halka davranışları hakkında Muhammed’den naklettiği ölçüyü dile getirmektedir.

Muâviye’nin halifeliği ve hediye alışverişi

Hasan’ın 661 yılında yönetimi anlaşmayla Muâviye’ye bırakmasının ardından, Âişe’nin yeni halifeliğe yaklaşımını konu alan rivayetler aktarılmıştır. Bunlardan birinde Esved’in, Muâviye’nin Mekke’nin fethinden sonra serbest bırakılanlar arasında bulunmasına işaret ederek itiraz ettiği anlatılır:

Esved: “Tulekâ olanlardan birine biat ediliyor!”
Âişe: “Evladım, buna şaşırma! Zira mülk Allah’ındır ve onu dilediğine verir.”

Bu anlatım, Âişe’nin Muâviye’nin yönetimi karşısındaki tutumunu açıklamak için kullanılmıştır. Bununla birlikte, onun sonraki uygulamalara yönelik eleştirileri, halifeyle ilişkilerinin yalnızca destek veya karşıtlık üzerinden açıklanamayacağını göstermektedir.

Muâviye’nin Âişe’ye para, giysi ve çeşitli eşyalar gönderdiğine ilişkin çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Bir anlatımda, içi hediyelerle dolu bir dolap gönderildiği ve Âişe’nin bunu görünce ağlayarak “Fakat Rasûlullah bunları bulamıyordu.” dediği aktarılır. Ardından hediyeleri dağıttığı ve o gün iftarını zeytin ile ekmekle yaptığı belirtilir. Yanındaki misafirle arasında şu konuşmanın geçtiği nakledilir:

Misafir: “Ey ümmü’l-müminîn! Keşke emretseydin de bizim için bir dirhemlik et satın alınsaydı da onu yeseydik.”
Âişe: “Bunu ye. Vallahi! Yanımızda hiçbir şey kalmadı.”

Başka rivayetlerde Muâviye’nin gönderdiği yüz bin dirhem değerindeki bir gerdanlığı Muhammed’in diğer eşleri arasında paylaştırdığı belirtilir. Ayrıca yüksek miktarda para veya mal gönderildiği ve borçlarının ödendiği de aktarılmaktadır. Ancak rivayetlerdeki meblağlar farklılaşmakta, bazı anlatımlar başka kişilerin gönderdiği hediyeler hakkında nakledilenlerle benzerlik göstermektedir. Bu nedenle rakamların kesin miktarlar olarak değerlendirilmesi güçtür.

Âişe’nin de imkânları ölçüsünde hediyelere karşılık verdiği, bir defasında Muâviye’ye Muhammed’e ait uzun bir gömlek gönderdiği nakledilir. Bu alışveriş, bazı değerlendirmelerde Muâviye’nin toplumun ileri gelenleriyle ilişkilerini sürdürme politikası içinde ele alınmıştır.

İmâmî müellifler ise hediye alışverişine farklı anlamlar yüklemiştir. Muhammed Ticânî Semâvî, Âişe ile Muâviye’nin ilişkilerini ortak menfaatlerle açıklamış ve Muhammed b. Ebû Bekir’in ölümüne rağmen yakınlaşmalarını eleştirmiştir. Seyyid Murtazâ el-Askerî de Hasan’ın Muhammed’in yanına defnedilmesinin Âişe tarafından engellendiğini ileri süren rivayetlerden hareketle, bu olayın Muâviye ile ilişkilerini güçlendirdiğini savunmuştur. Bu yorum, Hasan’ın defin tartışmasında Âişe’ye rol veren anlatımlara dayanmaktadır; diğer rivayetlerde Âişe’nin defin için izin verdiği bildirilmektedir.

Mektuplaşmaları ve Ziyâd’ın nesebine ilişkin tutumu

Âişe ile Muâviye arasında öğüt ve tavsiye içeren mektuplar da aktarılmaktadır. Bir rivayete göre Muâviye kendisine, “Bana tavsiyelerde bulunacağın bir mektup yaz fakat bana fazla zorluk çıkarma.” diye yazmıştır. Âişe’nin cevabında şu ifadeler yer alır:

“Selâm sana olsun, bundan sonra şunu söyleyeceğim Rasûlullah’tan işittim şöyle buyuruyordu: ‘Her kim insanlar gücense bile Allah’ın rızasını isterse, Allah o kimseyi insanların sıkıntısından kurtarır. Her kim de Allah’ın gücenmesine karşılık insanları hoşnut etmeye çalışırsa, Allah da o kimseyi insanlara havale eder.’ Selâm sana olsun…”

Başka bir mektupta ise “Kul Allah’a isyan ederse kendisini övenler onu kınamaya başlarlar.” dediği nakledilir.

Muâviye’nin Ziyâd b. Ebîh’i Ebû Süfyân’ın oğlu olarak kendi ailesine dâhil etmesi de Âişe’nin tutumunun konu edildiği olaylardan biridir. Ziyâd’ın bu nesep iddiasının benimsenmesi için Âişe’ye başvurduğu ve mektuplarında kendisine “İbn Ebî Süfyân” diye hitap etmesini istediği aktarılır:

“Ziyâd b. Ebî Süfyân’dan… Bana, mektup yazarken: İbn Ebî Süfyân’a… diye yazmanı rica ediyorum.”

Âişe’nin ise cevabını “Müminlerin annesi Âişe’den oğlu Ziyâd’a…” şeklinde başlattığı belirtilir. Bu hitap, onun Ziyâd’ın istediği nesep adlandırmasını kullanmadığı bir örnek olarak aktarılmaktadır.

Hucr b. Adî’nin öldürülmesini engelleme girişimi

Âişe ile Muâviye arasındaki ilişkilerde önemli bir gerilim, Hucr b. Adî ve arkadaşlarının tutuklanması ve öldürülmesi sırasında yaşandı. Ali’nin taraftarlarından olan Hucr, Cemel ve Sıffîn savaşlarında onun yanında bulunmuştu. Muâviye döneminde Ali ve ailesine yönelik uygulamalara karşı çıkmayı sürdürmesi, Kûfe valisi Ziyâd b. Ebîh ile karşı karşıya gelmesine yol açtı. Ziyâd, Hucr ve arkadaşlarını tutuklatarak haklarındaki suçlamalar ve tanıklıklarla birlikte Muâviye’ye gönderdi.

Bazı rivayetlerde Hucr ve arkadaşlarının Şam yakınlarındaki Merciazrâ’da tutulduğu, Ali’den uzaklaştıklarını ilan etmeleri hâlinde serbest bırakılacaklarının söylendiği, ancak bunu kabul etmedikleri için öldürüldükleri aktarılır. Âişe, tutuklandıklarını öğrenince Abdurrahman b. Hâris b. Hişâm’ı bir mektupla Muâviye’ye göndererek serbest bırakılmalarını istedi. Ancak elçi ulaştığında Hucr ve beraberindekilerden bazıları öldürülmüştü.

Âişe’nin bu kararı eleştirdiği ve Hucr’u ibadetleriyle tanınan bir Müslüman olarak andığı nakledilir. Muâviye ile daha sonraki görüşmesine ilişkin bir rivayette şu konuşma yer alır:

Âişe: “Ey Muâviye! Hucr ve arkadaşlarını öldürdüğün zaman senin yumuşak huyluluğun neredeydi?”
Muâviye: “Anacığım, milletimden senin gibileri, benden uzak kaldığı zaman ben yumuşak huyluluğumu yitirdim. Anacığım, sana nasıl bir iyilikte bulunabilirim?”
Âişe: “Sen bana karşı zaten iyi davranıyorsun.”
Muâviye: “Allah katında bu benim için yeter. Yarın Aziz ve Celil olan Allah’ın huzurunda benimle Hucr arasında bir mahkeme yapılacaktır.”

Başka bir aktarımda Âişe’nin, “Hucr ve arkadaşlarını öldürürken Allah’tan korkmadın mı?” sorusuna Muâviye’nin, “Onları, onlar aleyhinde şahitlik yapanlar öldürdü.” diye karşılık verdiği belirtilir.

Âişe’nin Hucr için girişimde bulunmasının amacı da sonraki müellifler tarafından farklı yorumlanmıştır. Askerî, Hucr’u Muâviye’ye karşı yararlanabileceği siyasi bir müttefik olarak gördüğünü ileri sürmüştür. Diğer anlatımlarda ise müdahalesi, Hucr hakkındaki olumlu kanaati ve idam kararına itirazı üzerinden açıklanmaktadır. Rivayetlerdeki girişim ile buna atfedilen siyasi amaç birbirinden ayrı değerlendirmelerdir.

Yezid’in veliahtlığına itirazı

Muâviye’nin oğlu Yezid’i kendisinden sonra yönetimi üstlenecek kişi olarak belirlemesi, Âişe’nin ve kardeşi Abdurrahman’ın itiraz ettiği uygulamalar arasındaydı. Muâviye’nin kararını Medine’de duyuran Mervân b. Hakem’e Abdurrahman’ın şu karşılığı verdiği aktarılır:

“Vallahi siz bu işi Heraklius’un ve Kisra’nın biatına döndürdünüz. Yani hükümdarlığı babadan oğula aktarıyorsunuz.”

Mervân’ın bunun üzerine Abdurrahman’ın yakalanmasını emrettiği, onun da Âişe’nin evine sığındığı belirtilir. Mervân’ın Ahkāf suresinin 17. ayetini Abdurrahman’la ilişkilendirmesine karşı Âişe’nin perde arkasından itiraz ettiği nakledilir:

“Allah benim masum olduğumu bildirdiği âyetlerin dışında hakkımızda hiçbir âyet indirmemiştir.”

Bu olayda Âişe, kardeşini korumanın yanında, Mervân’ın onun aleyhine kullandığı ayet yorumuna da karşı çıkmıştır.

Abdurrahman’ın Yezid’in veliahtlığını reddetmesi üzerine Muâviye’nin kendisine yüz bin dirhem gönderdiği, ancak onun bu parayı kabul etmediği anlatılır. Abdurrahman’a atfedilen cevap şöyledir:

“Dünya için dinimi mi satacağım?”

Âişe’nin de Muâviye’yle görüşmesinde oğlunu veliaht yapmasını eleştirdiği nakledilir:

“Senden öncekilerin senin oğlun ile kıyaslanmayacak oğulları vardı. Fakat kendi oğulları için senin düşündüğünü düşünmediler.”

Bu söz, Âişe’nin veliahtlık uygulamasına doğrudan itirazını bildiren rivayetler arasında yer almaktadır.

Abdurrahman b. Ebû Bekir’in ölümü

Abdurrahman, Mekke yakınlarındaki Hubşî’de öldü ve cenazesi Mekke’ye götürülerek defnedildi. Ölümünü 53/673 yılına tarihleyen rivayetler bulunmaktadır. Âişe’nin Mekke’ye geldiğinde kardeşinin mezarını ziyaret ettiği ve ayrılıktan duyduğu üzüntüyü şiirle dile getirdiği aktarılır:

Bir zamanlar Cezime denilen bir kralın iki sohbet arkadaşı gibiydik,
Yıllarca süren bu arkadaşlığımız karşısında hiç ayrılmayacaklar denilmişti.
Fakat birbirimizden ayrılınca sanki ben ve kardeşim Mâlik,
Çok uzun süren arkadaşlığımıza rağmen bir gece bile bir arada kalmış gibi değiliz.

Ardından kardeşinin cenazesinin başka yere taşınmasına ilişkin şu sözleri söylediği nakledilir:

“Cenazende bulunsaydım ancak öldüğün yere defnedilirdin. Ölürken senin yanında bulunsaydım kabrinde seni ziyaret etmezdim.”

Abdurrahman adına köleler azat ettiği de rivayet edilmektedir. Abdurrahman’ın ölümünün sebebi konusunda farklı anlatımlar vardır. Bazı İmâmî müellifler, Yezid’in veliahtlığına karşı çıktığı için Muâviye tarafından zehirletildiğini ileri sürmüştür. Bu iddialarda Âişe’nin de kardeşinin ölümünden şüphelendiği ve Muâviye’ye karşı tutumunun sertleştiği belirtilir. Ancak zehirlenme iddiasını doğrulayan bir delil bulunmadığını kaydeden değerlendirmeler de vardır. Başka bir anlatımda ise Âişe’nin kaygısı zehirlenmeyle değil, kardeşinin uykusunda ölmesi nedeniyle ölümünün kesinleşmesinden önce defnedilmiş olabileceği ihtimaliyle ilişkilendirilir. Daha sonra kendi evinde bir kadının namaz sırasında aniden ölmesine tanık olmasının bu kuşkusunu giderdiği nakledilir. Bu iki anlatım, Âişe’ye atfedilen şüphenin niteliği bakımından birbirinden farklıdır. Bazı İmâmî yorumlarda Abdurrahman’ın ölümü, Âişe’nin siyasi destek çevresinin daralmasının bir aşaması olarak ele alınmış; Ali ve ailesi hakkında aktardığı olumlu sözler ile Cemel’e ilişkin pişmanlık ifadeleri de Muâviye karşıtlığıyla açıklanmıştır. Bu, söz konusu müelliflerin geliştirdiği siyasi bir yorumdur. Âişe’nin Muâviye dönemindeki faaliyetlerine ilişkin rivayetlerde ise hediye alışverişi ve tavsiye mektuplarının yanında, Hucr’un öldürülmesine ve Yezid’in veliahtlığına yönelik açık itirazları da yer almaktadır.


Ölümü ve defni

Âişe, kaynaklarda verilen tarihe göre 17 Ramazan 58’de (14 Temmuz 678) Medine’de öldü. Ölümündeki yaşı altmış altı olarak kaydedilir. Vasiyeti doğrultusunda aynı gece Bakī‘ Mezarlığı’na, Muhammed’in diğer eşlerinin yanına defnedildi. Cenaze namazını, Medine valisine vekâlet eden Ebû Hüreyre kıldırdı. Âişe’nin hayatının son dönemine ilişkin rivayetlerde, Cemel Savaşı ile sonuçlanan girişiminden duyduğu pişmanlık öne çıkarılır. Kendisine atfedilen “İsterdim ki öldüğümde unutulup gitseydim.” ve “Keşke yaratılmamış olsaydım. Keşke Allah’ı zikreden bir ağaç parçası olsaydım da üzerime düşen görevi yapsaydım.” sözleri bu bağlamda aktarılır. Ebû Ca‘fer’e bu sözleri neden söylediği sorulduğunda “Tövbe olarak!” cevabını verdiği nakledilir.

Son hastalığı sırasında Abdullah b. Abbas, kendisini ziyaret ederek teselli etmek istedi. Rivayete göre Âişe, ziyaretin kendisi hakkında övgü içeren bir konuşmaya dönüşmesini istemediği için başlangıçta izin vermedi. Yeğeni Abdullah b. Abdurrahman’ın araya girmesi üzerine şu konuşma gerçekleşti:

Âişe: “İbn Abbâs’ın gelmesine ve bana tezkiyede bulunmasına ihtiyacım yok!”
Abdullah b. Abdurrahman: “Ey anneciğim! İbn Abbâs senin sâlih oğulların arasında yer alan kimselerdendir. Sana selâm söylüyor ve seninle vedalaşmak istiyor.”
Âişe: “Şayet istersen izin ver.”

İbn Abbas içeri girdikten sonra Âişe’ye Muhammed’le ilişkisini ve hayatındaki bazı olayları hatırlatarak tesellide bulundu. Konuşma şöyle aktarılır:

İbn Abbas: “Müjdeler olsun sana!”
Âişe: “Ne müjdesi?”
İbn Abbas: “Senin Muhammed’e ve sevdiğin arkadaşlarına ulaşmanla aranızdaki engel sadece ruhun cesetten çıkmasıdır. Sen eşleri arasında Rasûlullah’ın en sevdiği kadındın. Rasûlullah da ancak iyi olanı severdi. Hani Ebvâ’da geceleyin senin kolyen kaybolmuştu da onu aramak için Rasûlullah mola verdiğinde sabah olmuş ve insanların da yanında su olmadığından temiz toprakla teyemmüm almayı bildiren hüküm nâzil olmuştu. Bu da senin vesilenle olmuştu. Allah bu ümmete bununla ruhsat tanıdı. Allah senin suçsuz olduğunu Cibril’i göndererek yedi kat gökten bildirdi. Bu âyetler Allah’ın mescidlerinde gece gündüz okunacaktır.”
Âişe: “Bırak beni ey İbn Abbâs! Keşke unutulup gitseydim!”

Bu anlatımda İbn Abbas, teyemmüm hükmüyle ilişkilendirilen gerdanlık olayını ve İfk hadisesi sonrasında Âişe’nin aklanmasını hatırlatırken, Âişe kendi durumuna ilişkin kaygısını dile getirmeyi sürdürmektedir. Âişe’nin son hastalığında ölümünün yakın olduğunu düşünerek cenazesi ve defin yeri hakkında vasiyetlerde bulunduğu aktarılır. Gece ölmesi durumunda aynı gece gömülmesini istediği, cenazesinin ateşle takip edilmemesini ve altına kırmızı kadife serilmemesini söylediği belirtilir:

“Tabutumu ateşle takip etmeyin. Altıma da kırmızı kadife sermeyin.”

Defin yeri konusunda ise Muhammed’in diğer eşlerinin yanına gömülmeyi istediği nakledilir:

“Şüphesiz ki ben Rasûlullah’tan sonra bazı şeylere sebep oldum. Beni Rasûlullah’ın zevceleriyle defnedin!”

Bu sözler, kaynakta Cemel Savaşı sonrasında duyduğu pişmanlıkla ilişkilendirilir. Bakī‘ Mezarlığı’na defnedilme isteği, diğer kaynakta da vasiyetinin bir parçası olarak kaydedilmektedir. Âişe’nin vitir namazından sonra öldüğü ve gece defnedilme isteği doğrultusunda cenazesinin bekletilmediği aktarılır. Cenazeye Medine halkının yanı sıra şehrin Avâlî bölgesinden gelenlerin de katıldığı, büyük bir kalabalığın toplandığı belirtilir. Mezarlığın hurma dalları ve zeytinyağıyla hazırlanan meşalelerle aydınlatıldığı nakledilir. Bu anlatım, cenazesinin ateşle takip edilmemesini istediğini bildiren vasiyet rivayetiyle birlikte aktarılmaktadır. Medine valisi Mervân b. Hakem umre için şehir dışında bulunduğundan, cenaze namazını ona vekâlet eden Ebû Hüreyre kıldırdı. Abdullah b. Ömer’in de cemaate katıldığı belirtilir. Âişe’nin cenazesini kabre yerleştirenler arasında yeğenleri Abdullah b. Zübeyr, Urve b. Zübeyr, Kāsım b. Muhammed ve Abdullah b. Abdurrahman’ın adları geçmektedir. Başka bir aktarımda bu kişilere Abdullah b. Muhammed b. Abdurrahman da eklenerek kabre beş kişinin indiği belirtilir. Zekvân’ın defin işleminde görev aldığına ilişkin rivayetler de bulunmaktadır. Ümmü Seleme’nin Âişe’nin ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirerek şöyle dediği nakledilir:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki o, Hz. Peygamber’e insanların en sevimli olanıydı. Babası bundan müstesnadır.”

Âişe’nin mezarının taşlarla çevrili olduğu da kaydedilir. Bir rivayette Bakī‘de düzeni ve çevresindeki taşlar bakımından belirgin olan iki mezarın Âişe ile Hasan’a ait olduğu belirtilir.

Ölümü sonrasındaki mezhebî değerlendirmeler

Âişe’nin son günlerinde pişmanlık duyduğunu bildiren rivayetlere karşılık, bazı İmâmiyye Şîası müellifleri onun dinî konumunu Ali b. Ebû Tâlib’e karşı savaşa katılması üzerinden değerlendirmiştir. Bu müellifler, Ali’ye karşı çıkmasını imama itaatsizlik olarak yorumlamış; pişmanlık ve tövbesini kabul etmeyenler, buradan hareketle onun imanını ve ahiretteki durumunu tartışmıştır. Bunlar, ölüm ve defin olaylarının aktarımından farklı olarak, sonraki mezhebî literatürde geliştirilen dinî değerlendirmelerdir.

Ayyâşî’nin Ca‘fer es-Sâdık’a nispet ederek aktardığı bir rivayette, Nahl suresinin 92. ayetindeki “ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın” benzetmesi Âişe ile ilişkilendirilmiştir. Bu yorumda ipliğin çözülmesi, onun imanını kaybetmesinin simgesi olarak açıklanır. Buna karşılık Sünnî tefsirlerde aynı benzetme, verilen sözün sonradan bozulması bağlamında ele alınmış ve farklı bir kadın hakkındaki anlatımla ilişkilendirilmiştir.

Ayyâşî ve Meclisî’nin naklettiği başka rivayetlerde, Hicr suresinin 44. ayetinde sözü edilen cehennem kapılarından biri Âişe ile ilişkilendirilir. Bu anlatımlarda Cemel Savaşı’nda bindiği devenin adı olan “Asker” üzerinden ona gönderme yapıldığı belirtilir. Şeyh Müfîd’in aktardığı rivayetlerde ise Ali’ye karşı savaşmak, Muhammed’e karşı savaşmakla eş tutulmuş; bazı müellifler Âişe hakkındaki tekfir hükümlerini bu yoruma dayandırmıştır.

Bu değerlendirmelerde belirleyici mesele, Âişe’nin nerede ve nasıl öldüğünden ziyade, siyasi faaliyetlerinin dinî açıdan nasıl yorumlandığıdır. Son hastalığındaki kaygılarını tövbe ve pişmanlıkla açıklayan anlatımlarla, Ali’ye karşı tutumunu sürdürdüğünü savunan yorumlar, onun hayatının son dönemine ilişkin farklı mezhebî tasvirler oluşturmuştur.

Hadis ilmindeki yeri

Âişe, Muhammed’den çok sayıda hadis aktaran ve rivayetlerin açıklanması, değerlendirilmesi ve sonraki nesillere öğretilmesinde rol oynayan sahâbîler arasında yer alır. Muhammed’in aile hayatına ve gündelik uygulamalarına doğrudan tanıklık etmesi, rivayetlerinin içeriğini şekillendirmiştir. İbadetlerin uygulanışı, aile ilişkileri ve ev içindeki davranışlar hakkında aktardığı bilgiler, diğer sahâbîlerin farklı ortamlardaki gözlemlerini tamamlayan bir kaynak oluşturmuştur.Muhammed’in ölümünden sonra uzun yıllar hadis aktarmayı sürdüren Âişe, kendisine yöneltilen soruları cevaplamış, başka kişilerden nakledilen bilgileri değerlendirmiş ve bazı rivayetlere düzeltmeler getirmiştir. Faaliyetleri, hadis naklinin yanı sıra rivayetlerin hangi şartlarda söylendiğinin, nasıl anlaşılması gerektiğinin ve uygulamadaki kapsamının açıklanmasını da içermektedir. Bu yönüyle hem hadis râvisi hem de rivayetler üzerine görüş bildiren bir ilim otoritesi olarak kaynaklarda yer almıştır. Âişe’nin hadisleri Sünnî literatürde geniş ölçüde kabul görürken, râvi olarak güvenilirliği ve aktardığı bazı bilgilerin siyasi bağlamı mezhebî tartışmalara konu olmuştur. Bazı İmâmî müellifler rivayetlerini siyasi faaliyetleriyle ilişkilendirerek eleştirmiştir. Bu değerlendirmeler, hadislerin içerik ve aktarım özellikleriyle ilgili tartışmaların yanında, sahâbenin dinî ve siyasi konumuna ilişkin farklı kabulleri de yansıtmaktadır. Kaynaklarda yaygın olarak Âişe’nin 2.210 hadis rivayet ettiği belirtilir. Bu sayım esas alındığında Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer ve Enes b. Mâlik’ten sonra en çok hadis aktaran dördüncü sahâbî olarak gösterilir. Rivayetlerinden 174’ünün Sahîh-i Buhârî ile Sahîh-i Müslim’de ortak olarak bulunduğu, bunların dışında Buhârî’nin 54, Müslim’in ise 69 rivayetine yer verdiği kaydedilir. Bununla birlikte, farklı derlemelerde Âişe’ye nispet edilen rivayetlerin toplamı değişmektedir. Bakī b. Mahled’in Müsned’inde 2.510, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde ise 2.403 rivayet bulunduğu belirtilir. Abdülmün‘im Hıfnî’nin Âişe hakkındaki çalışmasında bu sayı 5.636’ya ulaşmaktadır. Ancak Hıfnî’nin derlemesinde İslâm tarihi kaynaklarında bulunan Âişe’ye ait anlatımların da yer alması, verilen toplamın diğer hadis sayımlarıyla aynı kapsamı taşımadığını göstermektedir. Bu nedenle farklı eserlerdeki rakamlar, derlemelerin içeriği dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Rivayet sayısının yüksekliği, bazı İmâmî müelliflerin eleştirilerinde de kullanılmıştır. İbn Tâvûs, et-Tarâʾif adlı eserinde Muhammed’in diğer eşlerinin rivayetleriyle karşılaştırma yaparak Âişe’den bu kadar çok hadis aktarılmasını sorgulamıştır. Bununla birlikte, diğer eşlerin en fazla otuz hadis naklettiği yönündeki iddiası, hadis sayımlarında verilen rakamlarla örtüşmemektedir. Nitekim bu sayımlarda Ümmü Seleme’den 378, Meymûne’den 76 ve Ümmü Habîbe’den 65 hadis aktarıldığı belirtilmektedir.

Âişe’nin rivayetleri, Muhammed’den doğrudan işittikleri ve gözlemlediği davranışlarla sınırlı değildir. Başka sahâbîlerden öğrendiği bilgileri de aktarmıştır. Hadis aldığı kişiler arasında babası Ebû Bekir, Ömer, Fâtıma, Sa‘d b. Ebû Vakkâs, Üseyd b. Hudayr, Cüzâme bint Vehb ve Hamza b. Amr bulunmaktadır. Bu durum, onun rivayet faaliyetinin hem doğrudan tanıklığa hem de diğer sahâbîlerle bilgi alışverişine dayandığını göstermektedir. Kendisinden hadis aktaranlar arasında Ömer, Abdullah b. Ömer, Ebû Hüreyre, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî, Abdullah b. Abbas, Zeyd b. Hâlid, Sâib b. Yezîd ve Safiyye bint Şeybe gibi isimler sayılmaktadır. Sahâbe ve tâbiîn nesillerinden yaklaşık iki yüz kişinin ondan rivayette bulunduğu kaydedilir. Yeğeni Urve b. Zübeyr ile Mesrûk b. Ecda‘, hem rivayetlerini nakletmeleri hem de kendisine yönelttikleri soruların kaynaklarda korunması bakımından öne çıkmaktadır. Bu ilişkilerde bilgi aktarımı tek yönlü gerçekleşmemiştir. Âişe, öğrencilerinin başka sahâbîlerden öğrendikleri hadisleri dinlemiş, gerektiğinde yeniden sordurarak kontrol etmiş ve kendi bilgisiyle karşılaştırmıştır. Dolayısıyla çevresindeki rivayet faaliyeti, hadislerin öğretilmesinin yanında karşılaştırılması ve açıklanmasını da kapsamıştır.

Rivayetlerinin kapsamı ve açıklama yöntemi

Âişe’nin hadisleri, Muhammed’in aile hayatı ve ev içindeki uygulamaları hakkında ayrıntılı bilgiler içerir. Gece ibadetleri, temizlik, aile ilişkileri ve gündelik davranışlara ilişkin gözlemleri bu rivayetlerin önemli bir bölümünü oluşturur. Muhammed’in yanında farklı zamanlarda bulunması, bazı uygulamaların sürekliliğini veya zaman içinde değişmesini gözlemlemesine de imkân vermiştir. Kaynaklarda, anlamını açık bulmadığı ifadeleri Muhammed’e sorarak açıklığa kavuşturmaya çalıştığına ilişkin örnekler bulunmaktadır. Soruları, bir hükmün kimleri kapsadığı, kullanılan ifadenin hangi anlamda söylendiği veya bir hadisle Kur’an ayetleri arasındaki ilişkinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde yoğunlaşmaktadır. Böylece bazı hadisler, ilk ifade ile Âişe’nin sorusu üzerine yapılan açıklamayı birlikte içerecek biçimde aktarılmıştır. Kâbe’ye yönelen bir ordunun yere batırılması hakkındaki rivayette, orduyla aynı yerde bulunmasına rağmen onun amacını paylaşmayan kişilerin durumunu sorması buna örnektir. Bu soruya verilen cevapta, aynı olaydan etkilenen kişilerin ahirette niyetlerine göre değerlendirileceği açıklanmıştır. Allah’a kavuşmayı istemek hakkındaki rivayette ise ölümden duyulan doğal korkuyla kişinin ölüm anındaki dinî durumuna yönelik tutumu birbirinden ayıran açıklamanın aktarılmasına vesile olmuştur. Âişe, açıklama talebinde bulunurken ayetlere de başvurmuştur. Ayrıntılı biçimde hesaba çekilen kişinin azap göreceğini bildiren hadis ile İnşikāk suresinde bazı kişilerin kolay bir hesaptan geçirileceğinin belirtilmesi arasındaki ilişkiyi sormuştur. Rivayette verilen cevap, amellerin sunulmasıyla ayrıntılı sorgulamayı birbirinden ayırmaktadır. Bu örnek, Âişe’nin işittiği sözleri diğer dinî bilgilerle birlikte anlamlandırmaya çalıştığını göstermektedir. Âişe’nin rivayetlerinde bazı uygulamaların gerekçesini açıklayan bilgiler de bulunmaktadır. Kurban etlerinin üç günden fazla saklanmaması hakkındaki anlatımda, sınırlamanın Medine’ye gelen ihtiyaç sahiplerinin beslenmesini sağlamak amacıyla getirildiğini belirtmiştir. Daha sonra etlerin yenmesine, saklanmasına ve dağıtılmasına izin verildiğini de aktararak uygulamanın belirli şartlarla ilişkili olduğunu açıklamıştır. Bu tür açıklamalar, yalnızca ilk uygulamayı bilen kişilerin geçici bir sınırlamayı sürekli bir hüküm olarak değerlendirmesini önleyecek bilgiler içermektedir. Âişe’nin nakli, bir davranışın veya talimatın varlığının yanında, hangi şartlarda uygulandığını ve daha sonraki durumunu da ortaya koymaktadır. Muhammed’in gece namazını oturarak kılmasına ilişkin rivayetinde de benzer bir yaklaşım görülür. Önceleri ayakta kıldığı namazı yaşlılık döneminde oturarak kılmaya başladığını, okuyacağı ayetlerin bir bölümü kaldığında ayağa kalktığını belirtmiştir. Böylece farklı zamanlarda gözlemlenen uygulamalar, hayatındaki değişimlerle ilişkilendirilerek aktarılmıştır.

Âişe’nin hadislerin doğru hatırlanmasına ve anlaşılır biçimde aktarılmasına önem verdiğini gösteren rivayetler bulunmaktadır. Urve’nin Abdullah b. Amr’dan öğrenerek kendisine ilettiği bir hadisi, sonraki hac ziyaretinde yeniden sordurması bunlardan biridir. İlmin âlimlerin ölümüyle azalacağını anlatan bu hadisin ikinci defa aynı biçimde aktarılması üzerine, Abdullah b. Amr’ın onu sağlam biçimde ezberlediğini kabul ettiği nakledilir. Rivayetin içeriğinin yanında aktarım biçimini de değerlendirmiştir. Ebû Hüreyre’nin odasının yakınında hızlı biçimde hadis anlatmasına itiraz etmiş ve Muhammed’in sözlerini dinleyenin takip edebileceği bir açıklıkta söylediğini hatırlatmıştır. Bu eleştiride, rivayet edilen sözün anlaşılmasını güçleştiren anlatım tarzı üzerinde durulmaktadır. Âişe’nin hadislerin yazılmasına ve anlamı korunarak farklı kelimelerle aktarılmasına karşı çıkmadığı belirtilir. Urve’nin kendisinden öğrendiği hadisleri başka lafızlarla anlattığını öğrenince, anlamda değişiklik veya yanlışlık yapıp yapmadığını sormuş; böyle bir değişiklik olmadığı bildirildiğinde bu aktarımı uygun bulmuştur. Bu rivayette, mana ile rivayetin kabulü anlamın korunması şartına bağlanmaktadır. Âişe’nin başka sahâbîlerin rivayetlerine yaptığı düzeltmeler, hadis ilmindeki faaliyetlerinin önemli bir bölümünü oluşturur. Bu düzeltmelerde sözün eksik işitilmesi, yanlış hatırlanması, bağlamından ayrılması veya kapsamının genişletilmesi gibi ihtimaller üzerinde durmuştur. Görüşlerini kendi gözlemleri, Muhammed’den öğrendiği bilgiler ve Kur’an ayetleriyle temellendirmiştir. Abdullah b. Ömer’den aktarılan, ölünün yakınlarının ağlaması nedeniyle azap göreceği yönündeki rivayete itirazı bu yaklaşımın örneklerindendir. Âişe, İbn Ömer’i yalan söylemekle suçlamamış; sözün unutulmuş veya hatalı aktarılmış olabileceğini belirtmiştir. Kendi açıklamasında, Muhammed’in yakınları tarafından kendisi için ağlanan bir Yahudi kadının kabirde azap gördüğünü söylediğini aktarmış; böylece ağlama ile azap arasında kurulan sebep ilişkisini reddetmiştir. Mesrûk’la yaptığı bir görüşmede Muhammed’in Allah’ı gördüğü, vahyin bir bölümünü gizlediği veya gelecekteki olayları bildiği yönündeki iddialara da karşı çıkmıştır. Muhammed’in gördüğü varlığın Cebrail olduğunu bizzat kendisine sorarak öğrendiğini belirtmiş; vahyin gizlenmediğine ilişkin görüşünü Mâide suresinin 67. ayetiyle, gaybın bilgisine ilişkin açıklamasını ise Neml suresinin 65. ayetiyle temellendirmiştir. Âişe’nin değerlendirmeleri yalnızca başka rivayetleri reddetmekten ibaret değildir. Abdullah b. Ömer’in, cenazeyi takip etmenin sevabına ilişkin Ebû Hüreyre’den aktarılan bir hadisi kendisine sordurduğu ve Âişe’nin bu rivayeti doğruladığı nakledilir. Bu örnek, sahâbîler arasındaki bilgi farklılıklarında onun tanıklığına başvurulduğunu göstermektedir. Âişe’nin sahâbe rivayetlerine yönelik düzeltmeleri daha sonra müstakil eserlerde bir araya getirilmiştir. Bedreddin ez-Zerkeşî’nin el-İcâbe adlı eseri ve Süyûtî’nin ʿAynü’l-isâbe fî istidrâki ʿÂʾişe ʿale’s-sahâbe adlı çalışması bunların tanınmış örnekleridir. Âişe, kendisine yöneltilen bazı soruları ilgili uygulamayı daha yakından bilen kişilere yönlendirmiştir. Şurayh b. Hânî mestler üzerine mesh süresini sorduğunda, Muhammed’le seferlere katılması nedeniyle bu konuda Ali b. Ebû Tâlib’in bilgisine başvurmasını istemiştir. Kadınların namazda giyeceği kıyafetle ilgili bir soruyu da Ali’ye yönlendirmiş ve daha sonra kendisine iletilen cevabını doğrulamıştır. Benzer şekilde ipek elbise hakkındaki bir sorunun Abdullah b. Ömer’e sorulmasını tavsiye ettiği nakledilir. Muhammed için hazırlanan şıra konusunda ise bu işi yapan Habeşli hizmetlisinin bilgisine başvurulmasını istemiştir. Bu örneklerde, kişinin belirli bir uygulamaya doğrudan tanıklık etmesi veya o konuda daha fazla bilgi sahibi olması dikkate alınmaktadır.

Rivayet ve yorumları hakkındaki görüş ayrılıkları

Âişe’nin diğer sahâbîlerin rivayetlerine yönelttiği eleştirilerin yanında, kendi rivayet ve yorumlarına itiraz edildiği durumlar da bulunmaktadır. Muhammed’in tek ayakkabıyla yürümesi, ayakta küçük abdest bozması ve ikindi namazından sonra namaz kılması hakkındaki anlatımlar bu kapsamda ele alınmıştır. Farklı tanıklıklar, Muhammed’in değişik zaman ve ortamlardaki davranışlarının bütünlüğü içinde değerlendirilmiştir. Bu konularda Âişe’nin ev içinde gözlemlediği bir davranışla başka sahâbîlerin farklı ortamlarda gördüğü uygulamalar arasında ayrım yapılmıştır. Onun belirli bir davranışa tanık olmaması, başka bir kişinin tanıklığını zorunlu olarak geçersiz kılan bir durum olarak kabul edilmemiştir. Böylece bazı meselelerde Âişe’nin bilgisi diğer rivayetlerle tamamlanmış, bazı yorumları ise benimsenmemiştir. Süt hısımlığının kapsamı hakkındaki görüş ayrılığı ise bir rivayetin nasıl uygulanacağıyla ilgilidir. Sehle bint Süheyl ile Sâlim hakkındaki anlatımı Âişe’nin daha genel bir uygulamaya dayanak olarak değerlendirdiği aktarılır. Ümmü Seleme ve Muhammed’in diğer eşleri ise söz konusu iznin yalnızca Sâlim’e özgü olduğunu düşünmüş ve yetişkinlerin süt emmesiyle aynı hükmün doğacağını kabul etmemiştir. Bu tartışmada belirleyici mesele, rivayette bildirilen iznin özel bir duruma mı yoksa genel bir uygulamaya mı ait olduğudur.

Râvi olarak güvenilirliğine ilişkin değerlendirmeler

Sünnî hadis geleneğinde Âişe, sahâbenin adaleti anlayışı çerçevesinde güvenilir bir râvi kabul edilir. Abdullah b. Zübeyr’in onun Muhammed adına yalan söylemeyeceğini belirttiği, Mesrûk’un ise kendisinden rivayette bulunurken doğruluğunu ve İfk hadisesinde aklanmasını vurguladığı nakledilir. Bu değerlendirmeler, Âişe’nin şahsi güvenilirliğine ilişkin erken dönem tanıklıkları olarak aktarılmaktadır. Buna karşılık Cemel Savaşı’ndaki siyasi konumu, bazı mezhebî değerlendirmelerde râvi olarak kabulüyle ilişkilendirilmiştir. Vâsıl b. Atâ’ya atfedilen yaklaşımda, savaşın karşı taraflarında yer alan kişilerden birinin hatalı olduğu düşüncesi onların birlikte şahitliklerinin kabulünü etkilemiştir. Bu görüş, doğrudan bütün hadislerin reddedilmesinden ziyade şahitlik ve adalet meselesi çerçevesinde aktarılmaktadır. Bazı İmâmî müellifler ise Âişe’nin hadislerine daha kapsamlı itirazlar yöneltmiştir. Şeyh Sadûk’un el-Hisâl adlı eserinde Ca‘fer es-Sâdık’a nispet edilen bir rivayette, Muhammed’e yalan söz isnat etmekle suçlanan kişiler arasında Ebû Hüreyre ve Enes b. Mâlik’in ardından adı belirtilmeyen bir kadın anılır. Bu kadının Âişe olduğu yorumu yapılmış olmakla birlikte, aktarılan rivayette adı açıkça verilmemektedir. İbn Tâvûs, Şerefeddin el-Mûsevî ve Seyyid Murtazâ el-Askerî, Âişe’nin rivayetlerini siyasi faaliyetleriyle ilişkilendirerek eleştirmiştir. Tüsterî de İhkāku’l-hak adlı eserinde hadislerinin kabul edilemeyeceğini savunmuştur. Bu eleştiriler, Buhârî ve Müslim’in eserlerinde bulunan Âişe rivayetlerine de yöneltilmiştir. Askerî, Âişe’nin Ali ve Fâtıma’nın faziletlerine ilişkin aktardığı bazı hadisleri, Muâviye ile ilişkilerinin değişmesi üzerinden açıklamıştır. Muhammed Cemîl Hammûd Âmilî de Ali hakkındaki farklı anlatımların Âişe’nin değişen siyasi konumuna göre oluşturulduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşlerde, rivayetlerin ortaya çıkışı kişinin siyasi amaçlarına bağlanmakta; Âişe’nin Cemel’e ilişkin pişmanlık ifadeleri dahi Muâviye karşıtı tutumunun bir sonucu olarak yorumlanmaktadır. Söz konusu değerlendirmeler belirli müelliflerin iddialarıdır ve bütün İmâmî hadis yaklaşımının ortak hükmü olarak genellenemez.


Ayrıca bakınız

Notlar

Kaynakça

Özel
  1. ^ a b Hülya Küçük (Yaz 1998). "HZ. AİŞE (R.A.)" (PDF). Hz. Aişe'nin: "Aklım erdi ereli annemle babam müslümandılar" tarzındaki bir rivayetinden O'nun cahiliye devrinde hiç yaşamadığını anlıyoruz. Aslında doğum tarihi olan, 617 (M) tarihine bakarak da bunu anlayabiliriz. Mehir. 22 Haziran 2024 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 22 Haziran 2024. Mustafa Fayda, Diyanet İslam Ansiklopedisi, (Aişe mad.), Cilt: 2, Sf. 201 vd.; W. Montgomery Watt; İslam Ansiklopedisi (Aişe mad.), Milli Eğt. Bak. Yay, Cilt: I, sf: 299. 
  2. ^ "Aishah." Encyclopædia Britannica Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2011.
  3. ^ a b İlhan Altaş 2017, s. 5.
  4. ^ a b c d Merve Edin Söyler 2019, s. 28.
  5. ^ a b Recep Erkocaaslan 2016, s. 12.
  6. ^ Asma Afsaruddin. "ʿĀʾishah; wife of Muḥammad". ʿĀʾishah, in full ʿĀʾishah bint Abī Bakr, (born 614, Mecca, Arabia [now in Saudi Arabia]—died July 678, Medina), the third wife of the Prophet Muhammad (the founder of Islam), who played a role of some political importance after the Prophet’s death. Encyclopædia Britannica. 10 Temmuz 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Ağustos 2020. 
  7. ^ Aleem 2007.
  8. ^ Sayeed 2013.
  9. ^ a b Watt 1960.
  10. ^ a b c d İlhan Altaş 2017, s. 5-7.
  11. ^ a b c d e İsmail Şahan 2023, s. 20-23.
  12. ^ a b c d Recep Erkocaaslan 2016, s. 13-15.
  13. ^ a b c İlhan Altaş 2017, s. 12-13.
  14. ^ a b c d e f g h İsmail Şahan 2023, s. 23-29.
  15. ^ a b c d e Merve Edin Söyler 2019, s. 32-35.
  16. ^ Muzakkir et al. 2023, ss. 428-429, 449-450.
  17. ^ Muzakkir et al. 2023, ss. 436-438.
  18. ^ Little 2022, ss. 515-517.
  19. ^ Muzakkir et al. 2023, ss. 439-441.
  20. ^ a b c d e f g h i j İlhan Altaş 2017, s. 19-22.
  21. ^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u Recep Erkocaaslan 2016, s. 69-84.
  22. ^ a b c İsmail Şahan 2023, s. 36-37.
  23. ^ a b c Hamza Resuloğlu 2023, s. 32-35.
  24. ^ a b c d e f g İsmail Şahan 2023, s. 38-45.
  25. ^ İsmail Şahan 2023, s. 36-45.
  26. ^ a b c d e f g Recep Erkocaaslan 2016, s. 94-95.
  27. ^ a b c d e f g h i j k İlhan Altaş 2017, s. 23-28.
  28. ^ a b c d e f g h i j k İsmail Şahan 2023, s. 50-56.
  29. ^ a b c d e f g h i j k l m n o İsmail Şahan 2023, s. 59-72.
  30. ^ a b c d e f g h i j k Recep Erkocaaslan 2016, s. 121-126.
  31. ^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u Recep Erkocaaslan 2016, s. 199-212.
  32. ^ a b c d e f g h i j k l İsmail Şahan 2023, s. 72-77.
  33. ^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s Erol Yaprakdal 2016, s. 163-196.
  34. ^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z aa ab ac ad ae af Recep Erkocaaslan 2016, s. 251-270.
  35. ^ a b c d Recep Erkocaaslan 2016, s. 220-230.
  36. ^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x İsmail Şahan 2023, s. 78-93.
  37. ^ a b c d e f İlhan Altaş 2017, s. 122-129.
  38. ^ a b c d e Recep Erkocaaslan 2016, s. 270-271.
  39. ^ a b c d e f g h i İsmail Şahan 2023, s. 93-98.
  40. ^ a b c d e Recep Erkocaaslan 2016, s. 271-273.
  41. ^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r Recep Erkocaaslan 2016, s. 273-278.
  42. ^ a b c d e f g h i j k İsmail Şahan 2023, s. 98-104.
  43. ^ a b c d e f g h i j Recep Erkocaaslan 2016, s. 279-281.
  44. ^ a b c d e f g İsmail Şahan 2023, s. 105-107.
  45. ^ a b c d e f g h i j k l m n o p q r s t u v w x y z aa ab ac ad ae Recep Erkocaaslan 2016, s. 136-149.
  46. ^ a b c d e İsmail Şahan 2023, s. 107-109.
Genel