Kemalizm'in altı temel ilkesi: 1937'de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na giren ve bugün hâlâ yürürlükte olan Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik.
"Altı Ok", Kemalizm'in — Mustafa Kemal Atatürk tarafından temellendirilen siyasi ideolojinin — altı temel ilkesinin simgesidir. Bu ilkeler, 1931'de Cumhuriyet Halk Partisi programına, 1937'de ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na resmi olarak eklendi.
Altı Ok; halkın iradesine dayalı bir cumhuriyeti, vatandaşlık temelli ulusal kimliği, tüm yurttaşlara eşit muameleyi, devletin ekonomideki etkin rolünü, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını ve sürekli modernleşmeyi kapsamlı bir biçimde ifade eder.
Bu altı ilke, bugün de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın değiştirilemez temel hükümleri arasındadır.
Atatürk, bu ilkeleri Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün ardından Türkiye'nin karşılaştığı somut zorluklara yanıt olarak geliştirdi. Teokratik bir monarşinin yerini modern bir cumhuriyet almıştı; ancak bu cumhuriyetin kurumlarının sağlam bir felsefi zemine oturtulması gerekiyordu.
Altı Ok aynı zamanda 1930'larda Avrupa'yı ve dünyayı tehdit eden üç tehlikeli ideolojiye karşı bilinçli bir duruşu da simgelemekteydi: faşizm (halkçılık ve devrimcilikle reddedildi), komünizm (milliyetçilik ve piyasa dostu devletçilik anlayışıyla reddedildi) ve dini köktencilik (laiklikle reddedildi).
Bu ilkeler, Türkiye'yi kendine özgü bir yola yerleştirdi — ne salt Batı liberal demokrasisi, ne otoriter yönetim; halka hizmet etmeyi temel amaç edinen laik ve güdümlü bir cumhuriyet.
Türkiye Cumhuriyeti'nin altı temel sütununun ayrıntılı açıklaması.
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir — bir hükümdara, hanedana ya da dini otoriteye değil.
Cumhuriyetçilik, Osmanlı geleneğiyle en köklü kopuşu simgeliyordu. Saltanat 1922'de, Hilafet 1924'te kaldırıldı. Atatürk, tanrısal hak kaynaklı monarşinin yerine, gücün milletten geldiğini ve devletin halka hesap veren seçilmiş temsilcilerce yönetilmesi gerektiğini koydu.
Etnik ya da dini değil, vatandaşlık ve ortak kültüre dayalı sivil bir milliyetçilik anlayışı.
Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, etnik değil sivil bir temele oturuyordu. "Kendini Türk hisseden herkes Türktür" ilkesi; vatandaşlığı, dili ve ortak yazgıyı esas alıyordu. Bu yaklaşım, Osmanlı'nın pan-İslamcı ve pan-Türkçü çizgisini reddetti. Kürtler, Lazlar, Çerkezler ve öteki toplulukları tek bir ulusal kimlik altında birleştirdi.
Tüm vatandaşlar yasa önünde eşittir. Hiçbir sınıf, zümre ya da ailenin ayrıcalığı yoktur.
Atatürk'ün halkçılığı, ayrıcalığın reddini simgeliyordu — ister aristokratik, ister dinsel, ister ekonomik kökenli olsun. Devlet, hâkim bir sınıfın değil, tüm halkın refahı için varlık gösterir. Bu ilke, Osmanlı'nın katmanlı toplumsal hiyerarşisini yıkarak yerine eşit vatandaşlık anlayışını yerleştirdi. Sınıf mücadelesini de reddeden bu yaklaşım, toplumu birbiriyle çatışan sınıflar yerine bütünleşik bir varlık olarak ele aldı.
Devlet, ulusal ekonomiyi yönlendiren etkin bir role sahiptir — özellikle özel sermayenin yetersiz kaldığı sektörlerde.
Devletçilik, Atatürk'ün yıllarca süren savaşların ardından sanayi altyapısından yoksun ve özel sermayesi kıt olan bir ülkeye verdiği pragmatik yanıttı. Komünizm anlamına gelmiyordu; özel girişim yasal ve teşvik edilir olmaya devam etti. Ancak çelik, demiryolları, tekstil ve bankacılık gibi kilit sektörlerde devlet doğrudan yatırım yaparak sanayileşmeyi hızlandırdı. 1930'lardaki bu "güdümlü kapitalizm" modeli, kayda değer ekonomik büyüme sağladı.
Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması. Devlet, akıl ve bilim ışığında yönetilir; din kişisel bir alandır ve güvence altındadır.
Laiklik, Atatürk'ün en radikal ilkesiydi ve Türkiye Cumhuriyeti'ni komşularından en keskin biçimde ayıran unsurdu. İslam hukuku (Şeriat), Avrupa modellerinden alınan laik hukuk metinleriyle değiştirildi. Dini mahkemeler kaldırıldı. Eğitim, laik devlet çatısı altında tek tipleştirildi. Bununla birlikte din özgürlüğü güvence altına alındı; devlet dini bastırmadı, yalnızca onu kamu yönetiminden arındırdı.
Sürekli ilerleme ve modernleşme. Toplum her zaman çağdaş uygarlık standartlarına doğru ilerlemek zorundadır. Reformlar donmuş değildir.
Devrimcilik — ya da İnkılapçılık — Atatürk'ün modernleşmenin bir varış noktası değil, süregelen bir yolculuk olduğunu kabul etmesiydi. 1920'ler ve 1930'ların reformları son söz değildi; bunlar Türkiye'yi sürekli iyileşme ve uyum sürecine oturtmayı amaçlıyordu. Bu ilke; durağanlığa ve gelenekçiliğe karşı çıkarken aynı zamanda herhangi bir ideolojinin kalıcı bir dogmaya dönüşmesini de engelledi. Türkiye, her zaman çağdaş medeniyetin en yüksek standartlarına doğru yürümelidir.
Altı Ok yalnızca felsefi ilkeler değildi; 1922–1938 arasında hayata geçirilen somut hukuki ve kurumsal reformlarla bütünleşti.